16 Şubat 2013

saç meselesi

Aman Kahvesi'nin son sayfasına ataçla tutturulmuş bir yazı, mesele.

     

Uzun. Hem kendisi hem meselesi. Yedi senedir.

Kısa, artık.

Saçlarıma uzun uzadıya hiç bir anlam yüklemedim, ama onların bana hissettirdiği çok oldu. Uzun. Kök salan. Hareketsiz. Bağlı. Sakin.

Kadınlar saçlarını ne zaman keserler? Kırıldığında, kalpleri kırıldığında, sevdiklerini kaybettikten sonra, beklerken, yorulduklarında, tutsakken ve daha nice kalplerindeki bilemediğim sebeplerle.

Annemin hikayesini öğrenince, yaklaşık bir sene olmuş kesmeye karar vereli. Beline kadar olan saçlarını 23 yaşında, evlenirken kesmişler.

Annemin evlilik yıldönümünde, 23 yaşımda, belime kadar olan saçlarımı, bir yolculukta kestim. Van’da bıraktım.

Tam bir ay olmuş şimdi. Saçım bundan böyle bana ne yön çizer bilmiyorum ama emin olduğum tek şey annemin o günden sonra saçlarının uzamadığı.

fotoğraflar, Aylin K.








21 Ağustos 2011

üzüm taneleri




Kaçmak ne güzeldi.

..
Tadına doyamadığınız bir simidin son lokmanızı nasıl yersiniz? Kalan son kontörünüzle kimin mesajına cevap verirsiniz? Ehl-i keyf bir masada rakı şişesinin son dublesini nasıl içersiniz?
Defterinizin kalan tek sayfasına ne yazarsınız?

Uzun süre gidip geldi ellerim, Aman Kahvesi'nin son boş sayfasına dokundu, geri çekildi. Kaçmak güzeldi. Kıyamama, kirletmek istememe, üzüm tanelerinin ezilmesinden korkma hallerindendi hep bunlar.

Gün içinde aylaklık ettiğim pek çok vaktin bir anında rastladım, gezi rehberi tadında bir program, üstelik tüm zamanların aksine bitmeye yakın değil tam da başından. Neresi olduğunu buraya yazmaya lüzum yok, ancak hüznümden anlaşılabilir.

Başladığım yere geri dönmüştüm. Sokakları, evleri seyrederken, dört yıl öncesinde uyanmıştım. Şimdi şuradan dönersen, o evi göreceksin diye mırıldanıyorum, kameralar o yöne dönüyordu, ben o evin mavi kapısını görüyordum. Aslında ben hiç yürümedim o sokaktan. Reenkarnasyona değil basübadelmevt'e inandım;

O sokaklarını, maviyi, beyazı, müziğini, savaşını, acısını, haşhaşını, tekkesini, tefini, aşkını, rakısını benimmiş gibi andım. Ben burda olmadan önce orda olmuştum işte, nefes almıştım.

Toprağı insan acıtır, derim hep, insan eğer tüketerek gezer, tozunun değerini bilmeden geçerse. Akın akın insanlardı kameranın gördüğü, turlar, yatlar geliyormuş, gidiyormuş. Destur bile almıyorlarmış. Yiyip, içip, yemediklerini içmediklerini, çöplerini geride bırakıyorlarmış. Ne hikaye dinliyorlar ne de o tiz yakarışı duyuyorlarmış. Tef sesini bile duymuyorlarmış, düşün.

Yüreğim daraldı, kapattım. Savruluşuma, hayata kendi irademle dahil olamayışıma. Yaşamayı istediğim, büyülü olduğunu hayal ettiğim mesleği yapmayı istediğim yeri bile ben seçemiyorum. Sızlanıyorum.

..
Her santiminde emeğimizin, sabrımızın ve inceliğimizin olduğu evimizdeyiz. Taşındık. (Bir kez daha başa döndüğümü hissediyorum, yine uyandığım yer dört yıl evveli.) Oda'mdayım.  Evim sözcüğündeki iyelik ekinin sahip olmaktan öte mana taşıdığını biliyorum. Burda olduğum için huzurluyum.

Artık kitap kolilerimi de açabilirim.


Aman Kahvesi'ni kapatmak üzereyken şükürlerimi iletmeden gitmek istemem. Vakıflı'da bir abladan öğrendim, acısı mavi gözlerindeydi: "Basmayın üzüm tanelerinin üstüne, günahtır, kaç kişinin emeği var onda." Ayin sonrası dağıtılan üzümün, tepsiden düşen tanelerinin ezilmesine dayanamamıştı. Uzaktan duyduğum bu yakarışın üzerine, tedirgin yanaştığım tepsinin kenarındaki üzüm tanelerinden iki tane aldım, büyük bir şükranla, Allah kabul etsin dedim. Emek, demişti abla, emek ezilirse büyük günahtır. Bir kadının emeğini hor gören günah işler, bir çocuğun heyecan ve emeğini değdirdiği resimleri görmeyen günah işler, kardeşliğin, dostluğun emeğini es geçen, Yaradan'ın nimet emeklerini hor gören günah işler.

Tüm bunları bilerek, Aman Kahvesi'ni açmama yardım eden, sahneyi kurmamda, tefi bulmamda emeği geçen, Kahve'de masal anlatan, sirtaki adımlarını gösteren, haşhaş getiren, meze dağıtan, sakilik eden, aşıkları seyrederken yanımda olan, bana maşuk olan, komşuluk eden, arada şarap getiren, toprak kokusunu bilen ve buzuki sesini hiç yalnız bırakmayan rebetlere, varlığınıza bin şükür.

Cafe Aman, kapatılmakla kapanmayacak bir mey hanesi, belki de yaşayan bir müze artık. Ne yöne dönseniz Marika'nın kadife sesini duyabilirsiniz,

Sesler hiç kaybolmaz çünkü.

14 Haziran 2011

öz-e

Evimi özledim. Her yanımda hissettiğim inceliklerin sebebini biliyorum. Ben buradayım demeyi, öz-e dönmeyi, yola çıkma planlarını annemle tasarladığımız mutfakta kek yerken yapmayı istiyorum.
Annemle yine yeniden, ama daha çok, birlikte çizmek istiyorum, bize dair herşeyi..

henüz bilmezken 3 vakte kadar neler olup biteceğini..

11 Haziran 2011

Şafak

Eksik cümlelerimiz var bizim. Hevesle başladığımız ama sonu gelmeyen. Işıklar içinde uyu sen, mücadelen, emeğin, açtığın yol..
bizimdir.

Işıklar içinde uyu adam.

25 Mayıs 2011

just graduated

by serap kuzoluk, zahter

Aman Kahvesi'ne ekleyeceğim belki de son fotoğraf. Daha uzaklara gitmek istediğimdendir belki, fotoskeyp'te iki adımda eskimiş görüntüsü verdim. Aksine çok keyifli bir gün geçirdim aslında, 4 yılımın yaşayan kütüphanesiydi belki. Anneciğimin binbir zahmetle hazırladığı içli köfteleri, sarmaları, kadayıfları büyücek bir sofrada yerken, ailemi, dostlarımı, komşularımı düşündüm tek tek, orada olan kocaa sakinleri.. Birbirinden farklı insanlara bakarken, barış bayrağımın renklerini gördüm. Şükrettim. Bir de babam da olsaydı dedim, en çok mezuniyet sonrası sarılırken anneme.

Bir adam var, cağnım ki kendisi, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyor hayırlı olsun dilerken.. Ah diyorum, şu karasallık devri bitsin artık, beni ancak ada paklar. İmvroz vre!

Seçimlere şu kadar gün kaldı diye gösterdikleri için, haberleri izlemiyorum artık, KPSS illetine ondan sonra kalacak günlerin hesabıyla, korkusuyla. B planımın olmadığını günden güne farkederek.. Özel okullara yine lanet okuyarak, "eğitim haktır, satılamaz derken" ya kendimle çelişirsem diyerek.

Dönmek gerek, etrafımda, dönüşüm gerek, yenilenmek yine yeniden en iyisi. O yüzden şu 3 günlük fotoğraf eski olsun, biz annemle adanın rüzgarında..

6 Mayıs 2011

örtmenim

Bir örtmenin sevgili günlüğü,

Aman Kahvesi'ne not düşmek yerinde mi bilmem, ancak örtmen olana kadar bu defteri kullanıyorum ben. Hem ben size Aman Kahvesi'nin sayfalarının az kaldığını söylemiş miydim?


Bu ay içinde mezuniyet planları yaparken, bugün son staj günümdeydim. Elimde pastel boyadan bulaş bulaş olmuş flashcard'lar, 17 yaşında Ayşegül bebeğim (yalnız hala bebek diyorum, büyümüş bey bizim kız, farkında olmadan..) bir misket, kuzenim Sarah diye uydurduğum, üzerinde kız çocuk görseli olan tam sayfa bir poster ve onun ToyBox'ı (elbette Xuşka Aslı'nın hediye ettiği teneke kutu).

Ünite oyuncaklardı. Çok isterdim elimde yeteri kadar malzeme olsun, hep birlikte çiçek dürbünü yapalım (Aslı'nın kulakları çınlasın). Biz bugün derste çiçek dürbünü yapamadık, ama çok güzel şeyler oldu yine de..

Örtmen olmaya karar veriyorsak eğer, önce branşları bir kenara bırakmalı. Öğretmen kelimesini köklerine ayırıp uygulamak yerine, eğitim ve birlikte öğrenmenin tadına varmalı. Ben bugün derse hazırlanırken, daha önce karşılaşmadığım marble'ı öğrendim mesela. İngilizce bir kenara dedim ya.. Biz bugün sınıfta toplumsal cinsiyet bile konuştuk. Sarah dedim ya,

-Sarah'nın oyuncak kutusuna bakalım, hmm, she has got two balls..
-Örtmenim ben anlamadım ki Sarah kız mı erkek mi.
-(he/she zamirini yanlış kullandığımı düşünüyorum bir yandan) she.. Sarah is a girl
-Örtmenim ama kızlar topla oynamaz ki..
ve muhtemel muhterem diyalog gelişir.
-Aman Kahvesi duvarları da bilmez ama- Onlara 7. sınıfta, sınıfın erkekleriyle maç yaptığımı, sıkı bir ultrAslan olduğumu ve lisede Galatasaray'ın Kayseri'de hiç bir maçını kaçırmadan gidip, tribünde deli gibi bağırdığımı anlattım. Halihazırda kızlar top oynamaz ki algısının, çıtkırıldım ingilizce örtmenlerinin geçmişine tanık olarak nasıl çatırdadığını gördüm. Başka bir örnek vermeden, onlar da babalarının evde nasıl yemek pişirdiklerini anlattılar, annelerinin ne kadar güzel araba kullandığını.

Daha sonraki etkinlikte, büyükçe kartondan yaptığım otobüse binerek bir şarkıya eşlik etmelerini istedim. Şoför koltuğuna bir kız öğrenci geldiğinde çıt çıkmadı bu kez sınıftan.

Biz rengarenk bakarak bir kaleydoskop yapmıştık çoktan.

Örtmenim, saçınız bugün çok güzel olmuş!

Amak-ı Hayal



Yürü ki sahâ-yı hiçîde tecellî bulasın.


Susadık, içtik, sirtakiye koştuk, renkli dizi ampullerin altında, elimizde sarıkırmızıyeşil yazmalar varken, ella vre! derken, halkların kardeşliği sanırsak böyle birşey dedik. Yürüdük, Tarlabaşı'ndan Taksim'e, halaya durduk, omuzlarımız kül oldu, yürüdük, Galata'ya, Depo'ya. Gördük, gördüğünü gördük, yanan gözleri bildik. Tanık olduk, meydanda oturan annelere, bir eli yazma ucunda bir eli çocuğunun fotoğrafında olan annelere tanık olduk. Ağladık, bileğimizi saran bilekliklere tutunarak bir kez daha hep birlikte dedik. Mum yaktık, dua ettik, hepimiz, kendimizden önce başka şeyler diledik. Kokladık, sahafların nazenin kitap kokusunu. Döndük, Galata'ya, fotoğrafhaneden taze notları alırken döndük binalara yüzümüzü, en çok da xuşka için, merdivenlere baktık, hayaller kurduk.


Döndüm.



28 Nisan 2011

Paralel evrenler

Burada değilim, orada da.. Şurada hiç değil. Sevgili Gestaltcılar ne demiş, bütün, parçaların toplamından daha fazla ve anlamlıdır.





Çekip kopartacağım, o olacak..

25 Nisan 2011

Bakır'dır, hor görme

Her şeyin sonuna geldin dediği için birisi bana, ağlamaya başlıyorum hüngür hüngür. Elimde bir erbane var, zaten onun da sesi iyi çıkmıyor, hatta halkalı bir bakır kapağı bana yutturmuşlar erbane diye. Boğazım kuru, hayal meyal xwişkanın suretini görüyorum, ne zaman doğmuştu diye soruyorum kendi kendime. Garip ki rüya olduğu halde doğru hatırlıyorum. Uyanıp mesajını görüyorum sonra.

Çok uyuyorum, hatta bildiğin rüyalarda yaşıyorum artık.

20 Nisan 2011

Adın..

Bir kez daha sığınmak istedim bağrına, efsanenin büyüsü devam etsin istedim, toprağının tozu olmak istedim. Vicdan sızının incesi, renginin külü olmak istedim.
Barba Yorgo'nun duasına içtenlikle amin dedim.
ve İmvroz;
seni 4000 senelik adınla çağırmak istedim.

foto: bir gün mutlaka eklenecek bu makineden

15 Mart 2011

büyülü bohça

"Toprak, bir bölgenin iklimi hakkında bilgi veren önemli bir etkendir."
yediiklim-kpsscoğrafya-sayfabilmemkaç

Coğrafya çalışırken dikkatli olmalıyım. Kanatlarım her an uçmaya hazır, kapılıp gidebilirim, kalkıp iç anadolunun kahverengisinden, tozundan havalanıp. İhanet etmek değil, iç anadolunun toprağından -mecazi anlamda değil, çünkü kahverengi step toprağı tahıl tarımı için uygundur- ekmeğini yedim ama, başka iklimlerin toprağı beni şekillendirsin istiyorum artık. Terra Rossa?

14mart
kahverengi step topraklarından

Coğrafya çalışırken dikkatli olmalıyım, bir de bu çayı içerken.

21 Şubat 2011

she left home

Tutunamamaklığım bundan da, 
"Kim bağışlayacak beni?"


20 Şubat 2011

Melodiler,

..kelimelere beş çeker,
ama gazeller de ne güzeldir.


Neşr-i ebdân haşr-ı ervâhın olur enmûzeci
Neş'e-i halk-ı cedîde nefh-i uhrâdır semâ

Bedenlerin sema esnasında dağılmaları ölümden, sonra bir araya gelişleri de yeniden dirilip ruhların toplanmasından bir kesittir

10 Şubat 2011

duvarlar

Kahvede olan bitenler.. 

Marika tefini almıyor eline kaç zamandır. Aman Kahvesi'nin en arka masasında, duvarın dibinde hemen, oturmuş saçlarıyla oynuyor, elleri saçlarına sanırım en çok böyle zamanla gidiyor. 

Marika karşı duvara bakıyor. Kaygılar içinde parmaklarını saçlarına doluyor. O duvarın arkasında dışı, yaslandığı duvarın arkasında da içi var. Duvarları Adriana örmüş olabilir, Babis örmüş olabilir, Thomas, sevdiği sevmediği, komşusu, sahne arkadaşı, öğretmeni. Marika bu duvarlara ayna niyetine baksın, bizim çizdiğimiz Marika'yı görsün istemiş olabilirler.

Saçlarıyla dört duvar kahvesinde olsa da gönlü gözü hep karşı iki duvarın arkasında. O duvarları kendi gerçeğiymiş gibi kabul ettiğinde tefini bıraktı. Mış gibi yapmakla özünü yitirdiğini, şevkinin kaybolduğunu bildi.

O zaman kahvenin bahçesinde, suyu ancak dize kadar gelen havuza saçlarını bırakmak istedi. Saçından nasıl ayrılırdı, o da gelsindi madem. Kalsaydı suyun içinde, ıslansaydı bütün tutamlar, nefesi zorlasaydı ciğerlerini az önce içtiği argileden. Kalsaydı orda.

Hala masaydı, huzursuzlukla, böyle olsun istememişti.
Şimdi duvarları yıkmayı deneyecekti.


7 Şubat 2011

εγώ

"Ben bir egoya sahibim, ama ben sonsuza nisbetle hiçim. Buna rağmen hiçlikte tecelli edene göre herşeyim. Allah'ın beni saymış olması ve yaratmış olması bana güven sağlar. Buna rağmen mükemmel olma isteğimde hiçbir zaman başarılı olamayışım bana hiçliğimi öğretir."


Oysa ben sadece Yunanca da ben demek istemiştim. Kendimi seveyim istemiştim.



24 Ocak 2011

call it night

Sıkmak, sıkmak, sıkmak.. Serbest bırakmaya çabalamak. Uykusuz kalmak, en sonunda sızmak.
Güne çene ağrısı ile başlamak. Çenenin tam ortasına bir yumruk yemiş gibi, daha yeni, gece. Dişlerin her bir kökünde aynı sızıyı hissetmek.
Yaşların tüm yumruklarını, sızısını, gece dişlerden çıkarmak.
Gece plağı gerek, diğer seçeneği şimdilik boşver.

Gündüz de Gulag Orkestar iyi gider,
they call it night and i know it well

19 Ocak 2011

Tililili!

Şimdi tüm kızlar, kardeşler, arkadaşlar, eşler, komşular için "Tililili" vakti;
-babaları için, kardeşi için, arkadaşı için, kocası için, komşusu için!
İnsanlık için, vicdan için,
adalet için..

“Biz iki nedenle çekeriz ‘tililili’yi der Rakel.
Biri sevincimizde, diğeri ağıtımızda.”
Hrant Dink

15 Ocak 2011

a take-away

Sana bir mektup yazdımdı, Hopa'dan değil de Konya'dan gönderiyorum.

25 Aralık 2010

Lusnika..

..bir isimden daha fazlasıdır,
geceye Lusnika olabildikçe,
benim adım Lusnika'dır.

Ay ışığı da yeninden doğar..
(Hatırlar mısın Kuzey'de Rinda'yı, babasının ruhunun Ay içine gizlendiğini, orada yeniden doğduğunu düşleyişini?)

23 Aralık 2010

Lamma Bada

Her haline sevdalı,
10/8'lik ritmde..



14 Aralık 2010

a take-away

Bütün bunlar bizim şarkı söylememiz için, billiyorum.
Uzaklaşmaktan ziyade -hayallerimize- yakınlaşmak için bir take-away show'a tanıklık edelim, ikimiz.



Yapacak çok işimiz var hem, tahta sandalye, sandalye önemli evet, yazılmış mektuplarla yapılacak defterler, sayfalarla kaplanacak duvarlar, kahve de önemli elbette, ışık sonra, uzun pozlama yapılacak kadar loş..

Ne olmuş Çerçi apartmanı bize göz kırpmadıysa, "hayallerimizi satmadık ya.."



8 Aralık 2010

tekme


Yazmaya mecalim yok, kasıklarımdaki kasılma hissi ile, siz de hissedin istedim.

2 Aralık 2010

Sin Palabras!

Şimdi Radio Tarifa sesini kulağınıza küpe edin, siz gerdan kırdığınızda Sin Palabras diye ses çıkaracak. Ben yazayım kelimeler olmadan, onlar söylesin kelimeler olmadan.


Bugün bir kadına daha teşekkür ettim, varlığı O'na bir kez daha şükretmeme sebep oldu. 


Biz ayrı renkler olsak da aynı teknede yüzüyormuşuz. Kaplardan ayrıldık ayrılalı aynı suya sevdalanmışız. Serpildiğimizde birer birer, kardeşçe yol almışız da haberimiz yokmuş.


İşte o aynı teknede, sesimi savurdum da düşmeden yakaladı diğer renk. Ta başından söyleyeceklerimiz aynıymış, ezgimiz birmiş. Kelimeler olmadan konuştuk.
Yine yeniden doğduk.


2009 Şeb-i Arus/Sufiyorum

29 Kasım 2010

sanrı

                                                                                      Konya Lisesi

Ne güzeldir, akşam vakti, nöbet tutan bir askerin önünden geçerken türkü söylemek, sonra onun geceden sabaha diline taktığımız bu türküyle geçireceğini bilmek, hatta gaza gelip tüfekle saydıracağını beklemek. Silahların sonsuza kadar perküsyon aletine dönüştüğünü hayal etmek.
Ve en başından beri bunu bilinçli yapmak.


Konya sokaklarında yürürken, nefesimiz yetmediğinde, camdan biri çıkıp diğer cama, türkümüzü yere düşürmeden yakalayıp devam ettirmesini istemek.

8 Kasım 2010

7-18

hey gidi staj,
sen nelere kadirsin..


Bir öğrencinin kalbine ilk dokunuş, küçük bir kızın, sızısına ortak oluş, aynı özleyiş.
ilk göz temas, ilk kırılış, ilk kucaklama.


Meğer 7 de 18 de aynıymış..

6 Kasım 2010

eskiyeni

Eskiden, sonbaharda yaprakların 
üstüne basıp çıkarttıkları sesi dinlerdim,
Yenice, sonbaharda yaprakların 
başımdan aşağı dökülmesini seyrediyorum.

30 Ekim 2010

7

+14


Rahmetle..

28 Ekim 2010

iki kişilik

-Ordan bir şemsiye, iki kişilik.


diyerek almıştım şemsiyemi, bir zamanlar nasıl da imrendiysem istiklal caddesinde, ıslanarak sıçana dönmüşken, kocaman siyah şemsiyesini açıp yürüyen trençkotluşapkalıyaşlıkarizma amcalara. Yağmur yağmazken takıp koluna tıngınmıngır gezebileceğim, yorulduğumda baston yapabileceğim,
ve
yağmurda Sol Yanım'la yürüyebileceğim bir şemsiye.


Ezberden söylenilen pek çok "severim"ler var; "Pazar sabahlarını severim", "Tren yolculuğunu severim", "Yağmurda yürümeyi severim" gibigibi. Hayır, sevemezsin, yaşamadan.. Tren yolculuğunu severim diyeceksen Güney Ekspresine binip 18 saatte Diyarbakır'a gideceksin, giderken Zeki, dönerken Behçet ile tanışacaksın, Zeki sana Voigtlander fotoğraf makinesi hediye edecek, fındığa çalışmaya giden Behçet'le peynirini paylaşacaksın, hatta kimi zaman yere yatıp başını taş gibi sırt çantana koyacaksın.


Sen başka eksprese de binebilirsin, başka insanlarla tanışıp..


Yağmurda yürümeyi de, işte, Konya'yı sanki yıllardır unutup sonra aklına yeni gelen Mikail'in, yağmasına aracı olduğu bir yağmurda, bir saat boyunca iki kişilik yürüdükten sonra sevebilirsin. Konya'yı, sokaklarını ve sonbaharını şarkılarla keşfederek mesela, Meram'ın renklerini..


Tabi sen yağmurda yalnız yürüyebilirsin..


Ha bir de "Yağmurda müzik dinlemeyi severim" demek var, onu da Stereomood'da its raining modunu seçmeden bilemezseniz.


Sen tabi başka başka da dinleyebilirsin..


Ahh, yaşamak var ya..

23 Ekim 2010

7

Anneler de ağlarmış sessizce,
Ama asıl anneler sessiz ağlarmış.

15 Ekim 2010

Udu'm

Haziran'da dokundum ilk kez ona, Katpatuka diyarında Mehmet Körükçü'nün atölyesinde. Toprağın rengi ve kokusununu bilirken, sesine de aşina oldum orada.


Ayrılırken geri gelmeye söz verdim.


Ve ben ikinci kez Konya'da dokundum ona, Fuad'ımın, sol yanımın erken verilmiş doğum günü hediyesi olarak. Kalbimi orada bıraktığımı bilmiş, dostlar aracı olmuş, ustanın elinin değdiği bir Udu beni bulmuş.



Şimdi sesini de rengini paylaşma vakti,




14 Ekim 2010

13 Ekim..

..masal gibi bir gündü. Hayatımın son 3-4 yılında belki de yaşadığım; sevgilim, dostlarım ve ailemle paylaştığım en güzel gündü. 


Haftalar öncesinden takip ettiğim, doğum günüme rast gelen Buzuki Orhan konseri nihayet gelmişti. Ama finali yazmadan önce biraz gerisine gideceğim..


Günüm annem ve ananemle nefis bir kahvaltıyla başladı. Bizim portakal suyu sezonu açıldı, annem hiç erinmeden sabah sabah portakal sıkıverir bize..


Ailemin en önemli iki kadınıyla yaptığım kahvaltı sonrası kapı çalındı. Kaç yıldır mektup almadığımı hatırlamıyorum. Sabah sabah pijamalarımla açtığım kapıdan 8 yıllık kardeşim Ayça'nın mektubunu almak güne iyi başlamama yetti. (Yalnız Eskişehir Lületaşı müzesinde gördüğüm o zarf açacaklarından bir tane edinmek gerek..) Mektubu okur okumaz Ayça'ya hemen bir rüzgar gülü yaptım, birkaç gün içinde elinde olacak. 


Akşama doğru hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğim dostum Betül ile buluştuk. Sonbahar günü nadir çıkan güneşe karşı bahçede mis gibi tatlılarımızı yedik. Ne fotoğraflar çektik, Postcards from Italy klibi bilse kıskanır :)


Ve rebetiko vakti!


Hatırlar mısınız, ben asla unutamam, Rembetiko filminde Marika'nın sahne aldığı Thomas'ın yerinde program hep bu şarkı ile başlar: stou Thoma



ela apopse stou thoma 
na sou pexo baglama 
na katevoun i angeli 
na horevoun tsifleteli



Böylece, bu şarkı ile başladı işte. Canlı dinlemeyi hayal edemediğim Ege'nin yaka türkülerini Konya'da dinliyordum. O manolis mi isterim Fırtına mı isterim..
Ben daha ne isteyebilirim?!
Sevdiğimin gözlerine gözlerimi değdirerek eşlik ettim hep. Evimizden bu ezgiler hiç eksilmesin dedim.
Ben daha ne isterim?!
"Bir lokma ekmek ve şarabı paylaştığım adam" dedim ben ona, konser dönüşü hadi paylaşalım dedi o da.


Bir ömür böyle geçse,
Ben daha ne isterim..

11 Ekim 2010

Estudiantina



stasia olacaksak rembetiko gerek, yeniden..

8 Ekim 2010

13

buzuki Orhan ile..

3 Ekim 2010

1 Eylül'den 30 Eylül'e


Sabah odama astığım Barış bayrağıyla ufak bir bakışma ve gülümseyiş..

Bugün festivalin son günü, sahnede Antakya Medeniyetler Korosu.. Heyecanlı ve umutlu bir bekleyiş. Biraz sabırsızlık, Barış'ı çok bile bekledik, sanırım bundan..

kardeş olun ey insanlar bunu ister tanrımız
bu dünyada her şey geçer en son sana dost kalır
insanlığa doğruluğa göğsünü aç korkmadan
hür doğmuştur insanoğlu hür yaşamak hakkıdır

Öylesine bir masal gibi geçiyor ki konser. Sünni bir ilahiyi, bir Alevi türküsünü, Musevi ilahisini ve Ermenice  bir türküyü ardısıra işitiyorum. Eşlik ediyorum. Ağlıyorum, Sarı Gelin'de, Sarı Gelin'i Sari Gyalin diye söylerken. Ağlıyorum, Hrant yaşasaydı diyorum.. Ağlıyorum, yanyana hep bir ağızdan sadece bir türkü söyleyen Barış'an nefeslerin güzelliğine.. Biz diyorum biz, hala neden bekliyoruz, bak işte yanlarına insan olma erdemini ve müziği katmışlar, buluşmuşlar diyorum.

hava nagila hava nagila hava nagila v'nism'cha
hava nagila hava nagila hava nagila v'nism'cha 

Hava Nagela çalınıyor kulağıma. Daha tanıdık bir ses duyarcasına mutlu oluyorum. Coşuyorum, ilahide dediği gibi;

havah neranenah venismechah - haydi şarkı söyleyip mutlu olalım
uru, uru achim! - uyanın, uyanın arkadaşlar!
uru achim b'lev sameach - mutlu bir yürek ile

Konser bitiyor, ayakta avuçlarım yana yana alkışlıyorum, göz yaşlarım yanaklarımı çoktan yakmış. Ayrılırken bir iki çift laf hala aklımda:

"Bize soruyorlar, 'Farklı mesleklerden, farklı dinlerden, farklı kültürlerden buluşup bir araya gelmişsiniz, bir arada hep birlikte şarkı söylüyorsunuz. Merak ediyoruz, bunu nasıl başarıyorsunuz?' 
Biz de onlara bir soruyla karşılık veriyoruz, Siz nasıl başaramıyorsunuz?"

Eylül bitti dostlar. Barışla başladı Barış'la bitti, Ekim çoktan başladı,
Yaradana şükrümüz sonsuz..

--
30 Eylül-Konya

29 Eylül 2010

nefes'tir

nasip..
Hani bir yere uğrarsınız, tesadüf, sofra kurulmuş olur, size de bir tabak yemek düşer.


Yoluma yeni katılan Udu(hikayesi var, ancak 13 ekim'de anlatılmayı bekliyor, yüzünü de o zaman gösterecek) ile birlikte ritm derslerine başlamayı gönlüme ve aklıma düşürmüşken, rastlantı işte, kaç zaman önünden geçtiğim ama uğramadığım, vitrininde ney olan o dükkana girdim. Usûl dersi almak istediğimi, yardımcı olabilecek birini tavsiye edip edemeyeceğini sordum.


derken,


Şimdi bendir ve udu ile birlikte hayatımda bir de ney var,
Toprağım dedi ki; "bendir ve ney kardeştir, ney nefestir, candır.."


Şimdi, rast deneyelim..

28 Eylül 2010

çal-sa-k

"Sokaklarda birebir insanlara kendimizi ifade etme yolunu tercih ettiğimizi anlamıyorlar"
Çal o zaman!


Sevgili günlük diye bugünü baştan aşağı yazasım var, Fuad'ı, tartışmamızı, kalkıp tek başıma nargile tüttürmeye gidişimi, geri dönüp kafa duman sarılışımı,
Pakistan'ı sonra, Pakistan gecesini, mistik müziklere bir güzeli daha ekleyişimizi,
ritmin ne kadar da içten olduğunu kendime tekrarlayışımı, avuçlarıma sığmayışını..


--
Yaşama amacım kaybolursa olacakları biliyorum, bu yüzden bütün hıncım.. İnsan diyorum değişir, başlamalı bir yerden. İnsan değişebilsin ki çarkların arasında öğütülmesin diyorum, dik, dimdik durabilsin,
çarklar kırılsın!


Buydu işte nargilenin her nefesinde tekrarladığım
--


Şimdi bu yaşama inadımı müzikle devam ettiriyorum, bir de 2-3 ekim'de Eskişehir'de olsam ne iyi..

26 Eylül 2010

şükür

ki, bugün..
Eylül!


Yüzünü göstermeye kıyamadığım bir Udu'm ve Ney'im(bugün) oldu bu ay. Bir de rengarenk Barış bayrağım!
Dostlarım, hocalarım.. ve Paylaşım..


bir de sevdiğim;
o halde selam olsun erenlere/sevgisini serenlere!


شكرًا

20 Eylül 2010

Eylül



Hiç heyecanlanmadığım kadar Eylül!
Eylül bu vakit..

Barış'la başladığından belki bu ay, renkler ten rengine ulaştığı için belki bu ay, belki bu Eylül rüzgar savurduğu için bu kadar güzel, inceden, nazenin..

Ve dostum Eylül güzel, Yaradana şükrümüzü göstermeliyiz;
fotoğraf çekerek,
sevgilinin gözlerine bakarak,
müzikle,
dans ederek,
üzüm yiyerek,
saçları salık bırakarak,
rüzgar gülü yaparak,
yazarak,
çizerek,
asfaltın üzerinde seke seke,
ten dökümü ağaçların üzerinde..

Beirut klipleri gibi geçmeli bu ay, evet tam da postcards from italy der gibi..

and i will love to see that day
that day is mine

16 Ağustos 2010

Mardin



Kapından içeri girince, meydanbaşında, evimde gibi hissettim yeniden, 15 ay sonra.. Seni ilk gördüğümdeki gibi, hala çok güzelsin, tenin toprak rengi, hiç değişmemiş. Özlemişim, sen de özledin, belli, seninle kaldığım dört gün boyunca vakti hep ağır ağır geçirdin.



Gabriel’in taş evi, Süryani şarabı, -ah burda sen de olsaydın-dedirten şarkılar, Deyrulzafaran, Mor Gabriel, Dara, Nusaybin, Midyat, rehber Apo, telkari, bizim antikacı( üç kez gittik ama takılara bakmaktan ismini hatırlamıyoruz), Suphi ustanın atölyesi, Nasra teyzenin evi, çaybahçesi, Leylan, Seyr-i Mardin, Seyr-i Mardin’de kurulan hayaller, eski ptt ve Zinciriye’deki rehber çocuklar ve çektikleri fotoğraflar, bakırcılar, Ehl-i keyf, abbaralar, Çatom, yazma.. Hepsinin ayrı ayrı hikayesi var, yaşadığım, sakladığım, kendimi özel hissettiren.



Yek'ten Bist'e sayacak kadar geçtin Mardin. Toprağa değen ölü tenlerin toz olduğunu, taşla kapatılan bedenlerin bozulmadığını sende bildim. Taş ve Toprak'a olan hasretlerimi yeniden çözmeyi istedim.

Diyarbakır



Bizim düğünler, bir garip olur, kadınlar eğlenmez, oynamazlar, ayıptır, halay zaten bilmezler. Bir kına geceleri vardır, orada döktürürler vesselam ama düğünde masada somurtup otururlar, geleni gideni keserler. Kim ne giymiş, o masadakiler oğlan evindenmiymiş, gelin oynakmıymış falan, bunları konuşurlar. Şimdiki düğünlerin salonlarda iyice paket program haline geldiğini düşünürsek, düğünlerin yapılış amacından çoktan sıyrıldığını o gergin hallerden çıkarabiliriz.



Derecesini bilemediğim ama hissedilen sıcaklığın bana oldukça hissettirdiği bir vakitte, Diyarbakır’ın dar sokaklarında, masal gibi anlatacağım çünkü öyle, müzik sesiyle birlikte köşeyi dönünce karşılaştığımız manzara: pırıltılı ve rengarenk.. Bir nişan, lafın gelişi bir sokak düğünü, kadınlar, eğleniyor evet! Halayda hepsi, sıkıca kavramışlar ellerini, omuzları da tutmuş birbirinin ellerinden..(Bu halde birden, halaydaki kadınların böylece örgütlü olduğunu düşündüm-daha çok öyle olmasını istedim sanırım) Halay ilerledikçe arkadan müzik kaynağına gözlerimi dikiyorum, bateri mi o? Sokakta, halay, bateri ile?.. Harika!



Çekinerek izliyoruz eğlenceyi, kendi adıma söylüyorum, elinde fotoğraf makinesi olan yabancı üç kişinin düğünü seyretmesi bizim paket programlarda pek kabul edilmez, kim bunlar denir, “Oğlan evinden mi kız evinden mi?” Oldurulamazsa zihinlerde hemen dışlanır. Tüm bunları düşünürken düğün sahibinin üç sandalye ile birlikte gelmesiyle rahatladım. Buyur ettiler çünkü “ev”lerine, oğlan evi kız evi demeden. Ayrılırken içimden bir daha “gellek spas” dedim, vakit daralıyor, surlara, batan güneşe yetişeceğiz.