24 Ocak 2011
call it night
Güne çene ağrısı ile başlamak. Çenenin tam ortasına bir yumruk yemiş gibi, daha yeni, gece. Dişlerin her bir kökünde aynı sızıyı hissetmek.
Yaşların tüm yumruklarını, sızısını, gece dişlerden çıkarmak.
Gece plağı gerek, diğer seçeneği şimdilik boşver.
Gündüz de Gulag Orkestar iyi gider,
they call it night and i know it well
19 Ocak 2011
Tililili!
-babaları için, kardeşi için, arkadaşı için, kocası için, komşusu için!
İnsanlık için, vicdan için,
adalet için..
“Biz iki nedenle çekeriz ‘tililili’yi der Rakel.
Biri sevincimizde, diğeri ağıtımızda.”
Hrant Dink
15 Ocak 2011
25 Aralık 2010
Lusnika..
geceye Lusnika olabildikçe,
benim adım Lusnika'dır.
Ay ışığı da yeninden doğar..
(Hatırlar mısın Kuzey'de Rinda'yı, babasının ruhunun Ay içine gizlendiğini, orada yeniden doğduğunu düşleyişini?)
23 Aralık 2010
14 Aralık 2010
a take-away
Uzaklaşmaktan ziyade -hayallerimize- yakınlaşmak için bir take-away show'a tanıklık edelim, ikimiz.
8 Aralık 2010
2 Aralık 2010
Sin Palabras!
Bugün bir kadına daha teşekkür ettim, varlığı O'na bir kez daha şükretmeme sebep oldu.
Biz ayrı renkler olsak da aynı teknede yüzüyormuşuz. Kaplardan ayrıldık ayrılalı aynı suya sevdalanmışız. Serpildiğimizde birer birer, kardeşçe yol almışız da haberimiz yokmuş.
İşte o aynı teknede, sesimi savurdum da düşmeden yakaladı diğer renk. Ta başından söyleyeceklerimiz aynıymış, ezgimiz birmiş. Kelimeler olmadan konuştuk.
Yine yeniden doğduk.
29 Kasım 2010
sanrı
Ve en başından beri bunu bilinçli yapmak.
Konya sokaklarında yürürken, nefesimiz yetmediğinde, camdan biri çıkıp diğer cama, türkümüzü yere düşürmeden yakalayıp devam ettirmesini istemek.
8 Kasım 2010
7-18
sen nelere kadirsin..
Bir öğrencinin kalbine ilk dokunuş, küçük bir kızın, sızısına ortak oluş, aynı özleyiş.
ilk göz temas, ilk kırılış, ilk kucaklama.
Meğer 7 de 18 de aynıymış..
6 Kasım 2010
eskiyeni
30 Ekim 2010
28 Ekim 2010
iki kişilik
diyerek almıştım şemsiyemi, bir zamanlar nasıl da imrendiysem istiklal caddesinde, ıslanarak sıçana dönmüşken, kocaman siyah şemsiyesini açıp yürüyen trençkotluşapkalıyaşlıkarizma amcalara. Yağmur yağmazken takıp koluna tıngınmıngır gezebileceğim, yorulduğumda baston yapabileceğim,
ve
yağmurda Sol Yanım'la yürüyebileceğim bir şemsiye.
Ezberden söylenilen pek çok "severim"ler var; "Pazar sabahlarını severim", "Tren yolculuğunu severim", "Yağmurda yürümeyi severim" gibigibi. Hayır, sevemezsin, yaşamadan.. Tren yolculuğunu severim diyeceksen Güney Ekspresine binip 18 saatte Diyarbakır'a gideceksin, giderken Zeki, dönerken Behçet ile tanışacaksın, Zeki sana Voigtlander fotoğraf makinesi hediye edecek, fındığa çalışmaya giden Behçet'le peynirini paylaşacaksın, hatta kimi zaman yere yatıp başını taş gibi sırt çantana koyacaksın.
Sen başka eksprese de binebilirsin, başka insanlarla tanışıp..
Yağmurda yürümeyi de, işte, Konya'yı sanki yıllardır unutup sonra aklına yeni gelen Mikail'in, yağmasına aracı olduğu bir yağmurda, bir saat boyunca iki kişilik yürüdükten sonra sevebilirsin. Konya'yı, sokaklarını ve sonbaharını şarkılarla keşfederek mesela, Meram'ın renklerini..
Tabi sen yağmurda yalnız yürüyebilirsin..
Ha bir de "Yağmurda müzik dinlemeyi severim" demek var, onu da Stereomood'da its raining modunu seçmeden bilemezseniz.
Sen tabi başka başka da dinleyebilirsin..
Ahh, yaşamak var ya..
23 Ekim 2010
15 Ekim 2010
Udu'm
Ayrılırken geri gelmeye söz verdim.
Ve ben ikinci kez Konya'da dokundum ona, Fuad'ımın, sol yanımın erken verilmiş doğum günü hediyesi olarak. Kalbimi orada bıraktığımı bilmiş, dostlar aracı olmuş, ustanın elinin değdiği bir Udu beni bulmuş.
Şimdi sesini de rengini paylaşma vakti,
14 Ekim 2010
13 Ekim..
Haftalar öncesinden takip ettiğim, doğum günüme rast gelen Buzuki Orhan konseri nihayet gelmişti. Ama finali yazmadan önce biraz gerisine gideceğim..
Günüm annem ve ananemle nefis bir kahvaltıyla başladı. Bizim portakal suyu sezonu açıldı, annem hiç erinmeden sabah sabah portakal sıkıverir bize..
Ailemin en önemli iki kadınıyla yaptığım kahvaltı sonrası kapı çalındı. Kaç yıldır mektup almadığımı hatırlamıyorum. Sabah sabah pijamalarımla açtığım kapıdan 8 yıllık kardeşim Ayça'nın mektubunu almak güne iyi başlamama yetti. (Yalnız Eskişehir Lületaşı müzesinde gördüğüm o zarf açacaklarından bir tane edinmek gerek..) Mektubu okur okumaz Ayça'ya hemen bir rüzgar gülü yaptım, birkaç gün içinde elinde olacak.
Akşama doğru hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğim dostum Betül ile buluştuk. Sonbahar günü nadir çıkan güneşe karşı bahçede mis gibi tatlılarımızı yedik. Ne fotoğraflar çektik, Postcards from Italy klibi bilse kıskanır :)
Ve rebetiko vakti!
Hatırlar mısınız, ben asla unutamam, Rembetiko filminde Marika'nın sahne aldığı Thomas'ın yerinde program hep bu şarkı ile başlar: stou Thoma
Böylece, bu şarkı ile başladı işte. Canlı dinlemeyi hayal edemediğim Ege'nin yaka türkülerini Konya'da dinliyordum. O manolis mi isterim Fırtına mı isterim..
Ben daha ne isteyebilirim?!
Sevdiğimin gözlerine gözlerimi değdirerek eşlik ettim hep. Evimizden bu ezgiler hiç eksilmesin dedim.
Ben daha ne isterim?!
"Bir lokma ekmek ve şarabı paylaştığım adam" dedim ben ona, konser dönüşü hadi paylaşalım dedi o da.
Bir ömür böyle geçse,
Ben daha ne isterim..
11 Ekim 2010
8 Ekim 2010
3 Ekim 2010
1 Eylül'den 30 Eylül'e
29 Eylül 2010
nefes'tir
Hani bir yere uğrarsınız, tesadüf, sofra kurulmuş olur, size de bir tabak yemek düşer.
Yoluma yeni katılan Udu(hikayesi var, ancak 13 ekim'de anlatılmayı bekliyor, yüzünü de o zaman gösterecek) ile birlikte ritm derslerine başlamayı gönlüme ve aklıma düşürmüşken, rastlantı işte, kaç zaman önünden geçtiğim ama uğramadığım, vitrininde ney olan o dükkana girdim. Usûl dersi almak istediğimi, yardımcı olabilecek birini tavsiye edip edemeyeceğini sordum.
derken,
Şimdi bendir ve udu ile birlikte hayatımda bir de ney var,
Toprağım dedi ki; "bendir ve ney kardeştir, ney nefestir, candır.."
Şimdi, rast deneyelim..
28 Eylül 2010
çal-sa-k
Çal o zaman!
Sevgili günlük diye bugünü baştan aşağı yazasım var, Fuad'ı, tartışmamızı, kalkıp tek başıma nargile tüttürmeye gidişimi, geri dönüp kafa duman sarılışımı,
Pakistan'ı sonra, Pakistan gecesini, mistik müziklere bir güzeli daha ekleyişimizi,
ritmin ne kadar da içten olduğunu kendime tekrarlayışımı, avuçlarıma sığmayışını..
--
Yaşama amacım kaybolursa olacakları biliyorum, bu yüzden bütün hıncım.. İnsan diyorum değişir, başlamalı bir yerden. İnsan değişebilsin ki çarkların arasında öğütülmesin diyorum, dik, dimdik durabilsin,
çarklar kırılsın!
Buydu işte nargilenin her nefesinde tekrarladığım
--
Şimdi bu yaşama inadımı müzikle devam ettiriyorum, bir de 2-3 ekim'de Eskişehir'de olsam ne iyi..
26 Eylül 2010
20 Eylül 2010
Eylül

16 Ağustos 2010
Mardin
Kapından içeri girince, meydanbaşında, evimde gibi hissettim yeniden, 15 ay sonra.. Seni ilk gördüğümdeki gibi, hala çok güzelsin, tenin toprak rengi, hiç değişmemiş. Özlemişim, sen de özledin, belli, seninle kaldığım dört gün boyunca vakti hep ağır ağır geçirdin.
Gabriel’in taş evi, Süryani şarabı, -ah burda sen de olsaydın-dedirten şarkılar, Deyrulzafaran, Mor Gabriel, Dara, Nusaybin, Midyat, rehber Apo, telkari, bizim antikacı( üç kez gittik ama takılara bakmaktan ismini hatırlamıyoruz), Suphi ustanın atölyesi, Nasra teyzenin evi, çaybahçesi, Leylan, Seyr-i Mardin, Seyr-i Mardin’de kurulan hayaller, eski ptt ve Zinciriye’deki rehber çocuklar ve çektikleri fotoğraflar, bakırcılar, Ehl-i keyf, abbaralar, Çatom, yazma.. Hepsinin ayrı ayrı hikayesi var, yaşadığım, sakladığım, kendimi özel hissettiren.
Yek'ten Bist'e sayacak kadar geçtin Mardin. Toprağa değen ölü tenlerin toz olduğunu, taşla kapatılan bedenlerin bozulmadığını sende bildim. Taş ve Toprak'a olan hasretlerimi yeniden çözmeyi istedim.
Diyarbakır
Bizim düğünler, bir garip olur, kadınlar eğlenmez, oynamazlar, ayıptır, halay zaten bilmezler. Bir kına geceleri vardır, orada döktürürler vesselam ama düğünde masada somurtup otururlar, geleni gideni keserler. Kim ne giymiş, o masadakiler oğlan evindenmiymiş, gelin oynakmıymış falan, bunları konuşurlar. Şimdiki düğünlerin salonlarda iyice paket program haline geldiğini düşünürsek, düğünlerin yapılış amacından çoktan sıyrıldığını o gergin hallerden çıkarabiliriz.
Derecesini bilemediğim ama hissedilen sıcaklığın bana oldukça hissettirdiği bir vakitte, Diyarbakır’ın dar sokaklarında, masal gibi anlatacağım çünkü öyle, müzik sesiyle birlikte köşeyi dönünce karşılaştığımız manzara: pırıltılı ve rengarenk.. Bir nişan, lafın gelişi bir sokak düğünü, kadınlar, eğleniyor evet! Halayda hepsi, sıkıca kavramışlar ellerini, omuzları da tutmuş birbirinin ellerinden..(Bu halde birden, halaydaki kadınların böylece örgütlü olduğunu düşündüm-daha çok öyle olmasını istedim sanırım) Halay ilerledikçe arkadan müzik kaynağına gözlerimi dikiyorum, bateri mi o? Sokakta, halay, bateri ile?.. Harika!
Çekinerek izliyoruz eğlenceyi, kendi adıma söylüyorum, elinde fotoğraf makinesi olan yabancı üç kişinin düğünü seyretmesi bizim paket programlarda pek kabul edilmez, kim bunlar denir, “Oğlan evinden mi kız evinden mi?” Oldurulamazsa zihinlerde hemen dışlanır. Tüm bunları düşünürken düğün sahibinin üç sandalye ile birlikte gelmesiyle rahatladım. Buyur ettiler çünkü “ev”lerine, oğlan evi kız evi demeden. Ayrılırken içimden bir daha “gellek spas” dedim, vakit daralıyor, surlara, batan güneşe yetişeceğiz.
tren-yol'dur
"Ben bunu kabul edemem ki Zeki.."
"Alırsan çok mutlu olurum.. Çantamdan ilaçlarımı alacaktım, abla, bunu gördüm, sana vermek istedim"
"İyi de, hiç mi düşünmedin? Yani.. Bu çok değerli."
Az tereddütle, biraz merakla hediyesini kabul ettim, artık elimde Voigtländer Prontor 300s vardı..
“O halde bana teşekkür etmeyi öğret”
“Spas”
“Çok?”
“Gellek, gellek spas..”
“Gellek spas Zeki..”
Gün daha batmamışken, Günebakanların fotoğrafını çekmek için vagon arasına çıkmamla tanıştım Zeki ve arkadaşlarıyla. Zeki fotoğrafa ilgili. Bir üzerimdeki tişörtteki fotoğraf makinelerine bakıyor bir elimdeki makineye. “Benim de var, küçük ama böyle değil, annem tarlada çalışırken çekiyorum fotoğrafını, babamı, kardeşlerimi.. Sonra onlara gösterince çektiklerimi, mutlu oluyorlar, ben de mutlu oluyorum.” diyor.
Hiç düşünmemiş Zeki hediyeyi bana vermek için. Çantamda gördüm ve sana getirdim diyor. Ayrılırken ne bir telefon numarası istedi ne de internet iletişimi. Öylesineydi Zeki, trende rastladığı bir insana, hiç düşünmeden değerli bir hediye edebilecek kadar koca yürekli, bir daha görüşmeyi istemeyecek kadar da bağımsız. Utandım.. Yolculuk yaptığım vakitlerde tanıştığım insanlardan aldığım numaraları hiçbir zaman aramadığım için, aranmadığım için.. Küçücük bir neden bulup, belki, bir işimiz düşer haddinde gelişen bu olaylardan sonra Zeki’nin saflığını bilip utandım.
Ve sonra istedim, istiyorum, hep bağlanmadan yolculuk yapmayı. Karşılıksız, nedensiz, Zeki gibi, öylesine..
Bir Kadın Haftası'dır..
Orada zaman tül gibi akar, biz tüle dolanırız..
21 Temmuz 2010
Dedemin evinden dedemin evine, deneme bir ki..
Elimde korukları tutarken böyle diyesim geldi. Geçmişimin kaç parça olduğunu bilebilseydim keşke. Hangileri eksik, hangilerine hiç dokunulmamış, düşünülmemiş, masal gibi anlatılmamış.. Bu olmamış üzümleri nereye koyacağım, yapbozun hangi parçası?
Bölük Mahallesi. Kafa kağıdında yazan budur, kütük oraya kayıtlıdır işte. Buyur bakalım Stasia hanım, bir eksik parça daha. Neye benzediğini, sokağını, taşını, en önemlisi toprağını bilmediğin bir mahallenin ismini üzerinde taşıyorsun. Ağır geldi. En yakın zamanda kuzenimden beni oraya götürmesini istedim.
İşte şimdi sokaktayım. Labirent gibi bir yermiş burası, kafam karıştı. Bir yanda gücü kuvveti artık kalmamış, “Sen beni gençliğimde görecektin..” diyen evler, bir yanda bisiklet süren yanık benizli, bisikletli çocuklar. Bazen üç kişi yanyana zor yürüyecek kadar daralmış sokaklar. Sokak ev gibi o dar sokaklarla, sanki holden başka bir odaya geçeceksin..
Toprağın canını acıttım bilirim, yabancı yabancı baktım öylesine, vizörden de baksam değişen bir şey yoktu. Bunaldım. Büşra’yla Ege’den konuşmaya başladık Güneydoğu’da.. Beyaz badanalı, mavi kapılı ne güzel evler varmış oralarda. Köşeyi döndük, tesadüfler tanrısı, şükürler olsun, beyaz badanalı, mavi kapılı bir ev. Güneydoğu’daydık..
-Dedemin eviymiş burası
-Gerçekten mi?
-Evet, kiracılar var şuan, girelim mi?
-Kabul ederler mi acaba?
-Bakalım..
Kapıyı çalmamız, içeri-avluya-buyur edilmemiz, kendimizi tanıtmamız, niyetimizi anlatmamız, kabul edilmemiz.. Hepsi o kadar doğal oldu ki.. Düştüğümüz rüyaya elimizdeki türk kahvesiyle devam ettik. Muhabbet ettik, soluklandık. Odaları gezdik. Dantel modeli alır gibi, her taşına “bir zamanlar burada..” der gibi baktık.
“Dedenizin malı, koruk keseyim size..” Tepsiyi asmaya uzattım, Ahmet amca da üzümleri tepsiye..
Helalleştik, teşekkür ettik. Koruklar kadar helal edilen bir saksı reyhanı da yanımıza aldık, mavi kapıdan dışarı çıktık.
O zaman, bir parça daha yerleşti geçmişime.. Bölük Mahallesi sokaklarını evim gibi yürüdüm.
hüseyni makamı
Bizde ölüm salât sesleriyle anlaşılır, pekişir. Yaşlı karşı komşunuzun öldüğünü sabahın saçma bir saatinde duyar da tepki vermeyiz, rahmet dileriz sessizce. O vakit işte mahalle camisinden salât sesi duyulur. Evin damına çıkarız, göz yaşını gizli dökmek isteyen anneler arka bahçeye yol alır. Hüseyni makamda okunan salât sonunu sabırla bekleriz. Sanki imam başka bir isim zikredecek. Olur ya, Y.. teyzemiz o zaman ölmemiş olacak, öyle hayal ederiz. Göz yaşlarımız “Mahallemiz sakinlerinden Y.. vefat etmiştir, cenazesi öğle namazını mütakiben Hunat Camii’nden kalkacaktır, Mevla rahmet eylesin..” anonsuna denk düşer; Y.. teyze ölmüştür.
İçime döktüğüm göz yaşı bu sefer Kilis’te gördüğüm bir cami silüetinin arkasındadır. Babamın ölüm haberinin buradan ulaşmış olmasını öğrenmek kahırdan ağlatır. Acaba ne demiştir imam? Nasıl söylemiştir? “Doğduğu topraklardan uzakta..”, “..cenazesi Kayseri Hunat Camii’nden..”
Şimdi, evimin yarısı Kayseri’ye döndüğümde, iyi ki diyorum, iyi ki, duymadım, bilmedim. Bizde ölümler salât sesleriyle pekişir, iyi ki ben duymadım..









