24 Ocak 2011

call it night

Sıkmak, sıkmak, sıkmak.. Serbest bırakmaya çabalamak. Uykusuz kalmak, en sonunda sızmak.
Güne çene ağrısı ile başlamak. Çenenin tam ortasına bir yumruk yemiş gibi, daha yeni, gece. Dişlerin her bir kökünde aynı sızıyı hissetmek.
Yaşların tüm yumruklarını, sızısını, gece dişlerden çıkarmak.
Gece plağı gerek, diğer seçeneği şimdilik boşver.

Gündüz de Gulag Orkestar iyi gider,
they call it night and i know it well

19 Ocak 2011

Tililili!

Şimdi tüm kızlar, kardeşler, arkadaşlar, eşler, komşular için "Tililili" vakti;
-babaları için, kardeşi için, arkadaşı için, kocası için, komşusu için!
İnsanlık için, vicdan için,
adalet için..

“Biz iki nedenle çekeriz ‘tililili’yi der Rakel.
Biri sevincimizde, diğeri ağıtımızda.”
Hrant Dink

15 Ocak 2011

a take-away

Sana bir mektup yazdımdı, Hopa'dan değil de Konya'dan gönderiyorum.

25 Aralık 2010

Lusnika..

..bir isimden daha fazlasıdır,
geceye Lusnika olabildikçe,
benim adım Lusnika'dır.

Ay ışığı da yeninden doğar..
(Hatırlar mısın Kuzey'de Rinda'yı, babasının ruhunun Ay içine gizlendiğini, orada yeniden doğduğunu düşleyişini?)

23 Aralık 2010

Lamma Bada

Her haline sevdalı,
10/8'lik ritmde..



14 Aralık 2010

a take-away

Bütün bunlar bizim şarkı söylememiz için, billiyorum.
Uzaklaşmaktan ziyade -hayallerimize- yakınlaşmak için bir take-away show'a tanıklık edelim, ikimiz.



Yapacak çok işimiz var hem, tahta sandalye, sandalye önemli evet, yazılmış mektuplarla yapılacak defterler, sayfalarla kaplanacak duvarlar, kahve de önemli elbette, ışık sonra, uzun pozlama yapılacak kadar loş..

Ne olmuş Çerçi apartmanı bize göz kırpmadıysa, "hayallerimizi satmadık ya.."



8 Aralık 2010

tekme


Yazmaya mecalim yok, kasıklarımdaki kasılma hissi ile, siz de hissedin istedim.

2 Aralık 2010

Sin Palabras!

Şimdi Radio Tarifa sesini kulağınıza küpe edin, siz gerdan kırdığınızda Sin Palabras diye ses çıkaracak. Ben yazayım kelimeler olmadan, onlar söylesin kelimeler olmadan.


Bugün bir kadına daha teşekkür ettim, varlığı O'na bir kez daha şükretmeme sebep oldu. 


Biz ayrı renkler olsak da aynı teknede yüzüyormuşuz. Kaplardan ayrıldık ayrılalı aynı suya sevdalanmışız. Serpildiğimizde birer birer, kardeşçe yol almışız da haberimiz yokmuş.


İşte o aynı teknede, sesimi savurdum da düşmeden yakaladı diğer renk. Ta başından söyleyeceklerimiz aynıymış, ezgimiz birmiş. Kelimeler olmadan konuştuk.
Yine yeniden doğduk.


2009 Şeb-i Arus/Sufiyorum

29 Kasım 2010

sanrı

                                                                                      Konya Lisesi

Ne güzeldir, akşam vakti, nöbet tutan bir askerin önünden geçerken türkü söylemek, sonra onun geceden sabaha diline taktığımız bu türküyle geçireceğini bilmek, hatta gaza gelip tüfekle saydıracağını beklemek. Silahların sonsuza kadar perküsyon aletine dönüştüğünü hayal etmek.
Ve en başından beri bunu bilinçli yapmak.


Konya sokaklarında yürürken, nefesimiz yetmediğinde, camdan biri çıkıp diğer cama, türkümüzü yere düşürmeden yakalayıp devam ettirmesini istemek.

8 Kasım 2010

7-18

hey gidi staj,
sen nelere kadirsin..


Bir öğrencinin kalbine ilk dokunuş, küçük bir kızın, sızısına ortak oluş, aynı özleyiş.
ilk göz temas, ilk kırılış, ilk kucaklama.


Meğer 7 de 18 de aynıymış..

6 Kasım 2010

eskiyeni

Eskiden, sonbaharda yaprakların 
üstüne basıp çıkarttıkları sesi dinlerdim,
Yenice, sonbaharda yaprakların 
başımdan aşağı dökülmesini seyrediyorum.

30 Ekim 2010

7

+14


Rahmetle..

28 Ekim 2010

iki kişilik

-Ordan bir şemsiye, iki kişilik.


diyerek almıştım şemsiyemi, bir zamanlar nasıl da imrendiysem istiklal caddesinde, ıslanarak sıçana dönmüşken, kocaman siyah şemsiyesini açıp yürüyen trençkotluşapkalıyaşlıkarizma amcalara. Yağmur yağmazken takıp koluna tıngınmıngır gezebileceğim, yorulduğumda baston yapabileceğim,
ve
yağmurda Sol Yanım'la yürüyebileceğim bir şemsiye.


Ezberden söylenilen pek çok "severim"ler var; "Pazar sabahlarını severim", "Tren yolculuğunu severim", "Yağmurda yürümeyi severim" gibigibi. Hayır, sevemezsin, yaşamadan.. Tren yolculuğunu severim diyeceksen Güney Ekspresine binip 18 saatte Diyarbakır'a gideceksin, giderken Zeki, dönerken Behçet ile tanışacaksın, Zeki sana Voigtlander fotoğraf makinesi hediye edecek, fındığa çalışmaya giden Behçet'le peynirini paylaşacaksın, hatta kimi zaman yere yatıp başını taş gibi sırt çantana koyacaksın.


Sen başka eksprese de binebilirsin, başka insanlarla tanışıp..


Yağmurda yürümeyi de, işte, Konya'yı sanki yıllardır unutup sonra aklına yeni gelen Mikail'in, yağmasına aracı olduğu bir yağmurda, bir saat boyunca iki kişilik yürüdükten sonra sevebilirsin. Konya'yı, sokaklarını ve sonbaharını şarkılarla keşfederek mesela, Meram'ın renklerini..


Tabi sen yağmurda yalnız yürüyebilirsin..


Ha bir de "Yağmurda müzik dinlemeyi severim" demek var, onu da Stereomood'da its raining modunu seçmeden bilemezseniz.


Sen tabi başka başka da dinleyebilirsin..


Ahh, yaşamak var ya..

23 Ekim 2010

7

Anneler de ağlarmış sessizce,
Ama asıl anneler sessiz ağlarmış.

15 Ekim 2010

Udu'm

Haziran'da dokundum ilk kez ona, Katpatuka diyarında Mehmet Körükçü'nün atölyesinde. Toprağın rengi ve kokusununu bilirken, sesine de aşina oldum orada.


Ayrılırken geri gelmeye söz verdim.


Ve ben ikinci kez Konya'da dokundum ona, Fuad'ımın, sol yanımın erken verilmiş doğum günü hediyesi olarak. Kalbimi orada bıraktığımı bilmiş, dostlar aracı olmuş, ustanın elinin değdiği bir Udu beni bulmuş.



Şimdi sesini de rengini paylaşma vakti,




14 Ekim 2010

13 Ekim..

..masal gibi bir gündü. Hayatımın son 3-4 yılında belki de yaşadığım; sevgilim, dostlarım ve ailemle paylaştığım en güzel gündü. 


Haftalar öncesinden takip ettiğim, doğum günüme rast gelen Buzuki Orhan konseri nihayet gelmişti. Ama finali yazmadan önce biraz gerisine gideceğim..


Günüm annem ve ananemle nefis bir kahvaltıyla başladı. Bizim portakal suyu sezonu açıldı, annem hiç erinmeden sabah sabah portakal sıkıverir bize..


Ailemin en önemli iki kadınıyla yaptığım kahvaltı sonrası kapı çalındı. Kaç yıldır mektup almadığımı hatırlamıyorum. Sabah sabah pijamalarımla açtığım kapıdan 8 yıllık kardeşim Ayça'nın mektubunu almak güne iyi başlamama yetti. (Yalnız Eskişehir Lületaşı müzesinde gördüğüm o zarf açacaklarından bir tane edinmek gerek..) Mektubu okur okumaz Ayça'ya hemen bir rüzgar gülü yaptım, birkaç gün içinde elinde olacak. 


Akşama doğru hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğim dostum Betül ile buluştuk. Sonbahar günü nadir çıkan güneşe karşı bahçede mis gibi tatlılarımızı yedik. Ne fotoğraflar çektik, Postcards from Italy klibi bilse kıskanır :)


Ve rebetiko vakti!


Hatırlar mısınız, ben asla unutamam, Rembetiko filminde Marika'nın sahne aldığı Thomas'ın yerinde program hep bu şarkı ile başlar: stou Thoma



ela apopse stou thoma 
na sou pexo baglama 
na katevoun i angeli 
na horevoun tsifleteli



Böylece, bu şarkı ile başladı işte. Canlı dinlemeyi hayal edemediğim Ege'nin yaka türkülerini Konya'da dinliyordum. O manolis mi isterim Fırtına mı isterim..
Ben daha ne isteyebilirim?!
Sevdiğimin gözlerine gözlerimi değdirerek eşlik ettim hep. Evimizden bu ezgiler hiç eksilmesin dedim.
Ben daha ne isterim?!
"Bir lokma ekmek ve şarabı paylaştığım adam" dedim ben ona, konser dönüşü hadi paylaşalım dedi o da.


Bir ömür böyle geçse,
Ben daha ne isterim..

11 Ekim 2010

Estudiantina



stasia olacaksak rembetiko gerek, yeniden..

8 Ekim 2010

13

buzuki Orhan ile..

3 Ekim 2010

1 Eylül'den 30 Eylül'e


Sabah odama astığım Barış bayrağıyla ufak bir bakışma ve gülümseyiş..

Bugün festivalin son günü, sahnede Antakya Medeniyetler Korosu.. Heyecanlı ve umutlu bir bekleyiş. Biraz sabırsızlık, Barış'ı çok bile bekledik, sanırım bundan..

kardeş olun ey insanlar bunu ister tanrımız
bu dünyada her şey geçer en son sana dost kalır
insanlığa doğruluğa göğsünü aç korkmadan
hür doğmuştur insanoğlu hür yaşamak hakkıdır

Öylesine bir masal gibi geçiyor ki konser. Sünni bir ilahiyi, bir Alevi türküsünü, Musevi ilahisini ve Ermenice  bir türküyü ardısıra işitiyorum. Eşlik ediyorum. Ağlıyorum, Sarı Gelin'de, Sarı Gelin'i Sari Gyalin diye söylerken. Ağlıyorum, Hrant yaşasaydı diyorum.. Ağlıyorum, yanyana hep bir ağızdan sadece bir türkü söyleyen Barış'an nefeslerin güzelliğine.. Biz diyorum biz, hala neden bekliyoruz, bak işte yanlarına insan olma erdemini ve müziği katmışlar, buluşmuşlar diyorum.

hava nagila hava nagila hava nagila v'nism'cha
hava nagila hava nagila hava nagila v'nism'cha 

Hava Nagela çalınıyor kulağıma. Daha tanıdık bir ses duyarcasına mutlu oluyorum. Coşuyorum, ilahide dediği gibi;

havah neranenah venismechah - haydi şarkı söyleyip mutlu olalım
uru, uru achim! - uyanın, uyanın arkadaşlar!
uru achim b'lev sameach - mutlu bir yürek ile

Konser bitiyor, ayakta avuçlarım yana yana alkışlıyorum, göz yaşlarım yanaklarımı çoktan yakmış. Ayrılırken bir iki çift laf hala aklımda:

"Bize soruyorlar, 'Farklı mesleklerden, farklı dinlerden, farklı kültürlerden buluşup bir araya gelmişsiniz, bir arada hep birlikte şarkı söylüyorsunuz. Merak ediyoruz, bunu nasıl başarıyorsunuz?' 
Biz de onlara bir soruyla karşılık veriyoruz, Siz nasıl başaramıyorsunuz?"

Eylül bitti dostlar. Barışla başladı Barış'la bitti, Ekim çoktan başladı,
Yaradana şükrümüz sonsuz..

--
30 Eylül-Konya

29 Eylül 2010

nefes'tir

nasip..
Hani bir yere uğrarsınız, tesadüf, sofra kurulmuş olur, size de bir tabak yemek düşer.


Yoluma yeni katılan Udu(hikayesi var, ancak 13 ekim'de anlatılmayı bekliyor, yüzünü de o zaman gösterecek) ile birlikte ritm derslerine başlamayı gönlüme ve aklıma düşürmüşken, rastlantı işte, kaç zaman önünden geçtiğim ama uğramadığım, vitrininde ney olan o dükkana girdim. Usûl dersi almak istediğimi, yardımcı olabilecek birini tavsiye edip edemeyeceğini sordum.


derken,


Şimdi bendir ve udu ile birlikte hayatımda bir de ney var,
Toprağım dedi ki; "bendir ve ney kardeştir, ney nefestir, candır.."


Şimdi, rast deneyelim..

28 Eylül 2010

çal-sa-k

"Sokaklarda birebir insanlara kendimizi ifade etme yolunu tercih ettiğimizi anlamıyorlar"
Çal o zaman!


Sevgili günlük diye bugünü baştan aşağı yazasım var, Fuad'ı, tartışmamızı, kalkıp tek başıma nargile tüttürmeye gidişimi, geri dönüp kafa duman sarılışımı,
Pakistan'ı sonra, Pakistan gecesini, mistik müziklere bir güzeli daha ekleyişimizi,
ritmin ne kadar da içten olduğunu kendime tekrarlayışımı, avuçlarıma sığmayışını..


--
Yaşama amacım kaybolursa olacakları biliyorum, bu yüzden bütün hıncım.. İnsan diyorum değişir, başlamalı bir yerden. İnsan değişebilsin ki çarkların arasında öğütülmesin diyorum, dik, dimdik durabilsin,
çarklar kırılsın!


Buydu işte nargilenin her nefesinde tekrarladığım
--


Şimdi bu yaşama inadımı müzikle devam ettiriyorum, bir de 2-3 ekim'de Eskişehir'de olsam ne iyi..

26 Eylül 2010

şükür

ki, bugün..
Eylül!


Yüzünü göstermeye kıyamadığım bir Udu'm ve Ney'im(bugün) oldu bu ay. Bir de rengarenk Barış bayrağım!
Dostlarım, hocalarım.. ve Paylaşım..


bir de sevdiğim;
o halde selam olsun erenlere/sevgisini serenlere!


شكرًا

20 Eylül 2010

Eylül



Hiç heyecanlanmadığım kadar Eylül!
Eylül bu vakit..

Barış'la başladığından belki bu ay, renkler ten rengine ulaştığı için belki bu ay, belki bu Eylül rüzgar savurduğu için bu kadar güzel, inceden, nazenin..

Ve dostum Eylül güzel, Yaradana şükrümüzü göstermeliyiz;
fotoğraf çekerek,
sevgilinin gözlerine bakarak,
müzikle,
dans ederek,
üzüm yiyerek,
saçları salık bırakarak,
rüzgar gülü yaparak,
yazarak,
çizerek,
asfaltın üzerinde seke seke,
ten dökümü ağaçların üzerinde..

Beirut klipleri gibi geçmeli bu ay, evet tam da postcards from italy der gibi..

and i will love to see that day
that day is mine

16 Ağustos 2010

Mardin



Kapından içeri girince, meydanbaşında, evimde gibi hissettim yeniden, 15 ay sonra.. Seni ilk gördüğümdeki gibi, hala çok güzelsin, tenin toprak rengi, hiç değişmemiş. Özlemişim, sen de özledin, belli, seninle kaldığım dört gün boyunca vakti hep ağır ağır geçirdin.



Gabriel’in taş evi, Süryani şarabı, -ah burda sen de olsaydın-dedirten şarkılar, Deyrulzafaran, Mor Gabriel, Dara, Nusaybin, Midyat, rehber Apo, telkari, bizim antikacı( üç kez gittik ama takılara bakmaktan ismini hatırlamıyoruz), Suphi ustanın atölyesi, Nasra teyzenin evi, çaybahçesi, Leylan, Seyr-i Mardin, Seyr-i Mardin’de kurulan hayaller, eski ptt ve Zinciriye’deki rehber çocuklar ve çektikleri fotoğraflar, bakırcılar, Ehl-i keyf, abbaralar, Çatom, yazma.. Hepsinin ayrı ayrı hikayesi var, yaşadığım, sakladığım, kendimi özel hissettiren.



Yek'ten Bist'e sayacak kadar geçtin Mardin. Toprağa değen ölü tenlerin toz olduğunu, taşla kapatılan bedenlerin bozulmadığını sende bildim. Taş ve Toprak'a olan hasretlerimi yeniden çözmeyi istedim.

Diyarbakır



Bizim düğünler, bir garip olur, kadınlar eğlenmez, oynamazlar, ayıptır, halay zaten bilmezler. Bir kına geceleri vardır, orada döktürürler vesselam ama düğünde masada somurtup otururlar, geleni gideni keserler. Kim ne giymiş, o masadakiler oğlan evindenmiymiş, gelin oynakmıymış falan, bunları konuşurlar. Şimdiki düğünlerin salonlarda iyice paket program haline geldiğini düşünürsek, düğünlerin yapılış amacından çoktan sıyrıldığını o gergin hallerden çıkarabiliriz.



Derecesini bilemediğim ama hissedilen sıcaklığın bana oldukça hissettirdiği bir vakitte, Diyarbakır’ın dar sokaklarında, masal gibi anlatacağım çünkü öyle, müzik sesiyle birlikte köşeyi dönünce karşılaştığımız manzara: pırıltılı ve rengarenk.. Bir nişan, lafın gelişi bir sokak düğünü, kadınlar, eğleniyor evet! Halayda hepsi, sıkıca kavramışlar ellerini, omuzları da tutmuş birbirinin ellerinden..(Bu halde birden, halaydaki kadınların böylece örgütlü olduğunu düşündüm-daha çok öyle olmasını istedim sanırım) Halay ilerledikçe arkadan müzik kaynağına gözlerimi dikiyorum, bateri mi o? Sokakta, halay, bateri ile?.. Harika!



Çekinerek izliyoruz eğlenceyi, kendi adıma söylüyorum, elinde fotoğraf makinesi olan yabancı üç kişinin düğünü seyretmesi bizim paket programlarda pek kabul edilmez, kim bunlar denir, “Oğlan evinden mi kız evinden mi?” Oldurulamazsa zihinlerde hemen dışlanır. Tüm bunları düşünürken düğün sahibinin üç sandalye ile birlikte gelmesiyle rahatladım. Buyur ettiler çünkü “ev”lerine, oğlan evi kız evi demeden. Ayrılırken içimden bir daha “gellek spas” dedim, vakit daralıyor, surlara, batan güneşe yetişeceğiz.

tren-yol'dur

Kayseri-Elazığ-Diyarbakır



"Ben bunu kabul edemem ki Zeki.."


"Alırsan çok mutlu olurum.. Çantamdan ilaçlarımı alacaktım, abla, bunu gördüm, sana vermek istedim"


"İyi de, hiç mi düşünmedin? Yani.. Bu çok değerli."


Az tereddütle, biraz merakla hediyesini kabul ettim, artık elimde Voigtländer Prontor 300s vardı..


“O halde bana teşekkür etmeyi öğret”


“Spas”


“Çok?”


“Gellek, gellek spas..”


“Gellek spas Zeki..”



Gün daha batmamışken, Günebakanların fotoğrafını çekmek için vagon arasına çıkmamla tanıştım Zeki ve arkadaşlarıyla. Zeki fotoğrafa ilgili. Bir üzerimdeki tişörtteki fotoğraf makinelerine bakıyor bir elimdeki makineye. “Benim de var, küçük ama böyle değil, annem tarlada çalışırken çekiyorum fotoğrafını, babamı, kardeşlerimi.. Sonra onlara gösterince çektiklerimi, mutlu oluyorlar, ben de mutlu oluyorum.” diyor.



Hiç düşünmemiş Zeki hediyeyi bana vermek için. Çantamda gördüm ve sana getirdim diyor. Ayrılırken ne bir telefon numarası istedi ne de internet iletişimi. Öylesineydi Zeki, trende rastladığı bir insana, hiç düşünmeden değerli bir hediye edebilecek kadar koca yürekli, bir daha görüşmeyi istemeyecek kadar da bağımsız. Utandım.. Yolculuk yaptığım vakitlerde tanıştığım insanlardan aldığım numaraları hiçbir zaman aramadığım için, aranmadığım için.. Küçücük bir neden bulup, belki, bir işimiz düşer haddinde gelişen bu olaylardan sonra Zeki’nin saflığını bilip utandım.



Ve sonra istedim, istiyorum, hep bağlanmadan yolculuk yapmayı. Karşılıksız, nedensiz, Zeki gibi, öylesine..



Bir Kadın Haftası'dır..


Orada zaman tül gibi akar, biz tüle dolanırız..

Bu yüzden Ora'da aldığım her nefesi buraya üflemek istiyorum, dondururcasına.. Ödüm kopuyor ki, bir soluk bile uçacak gidecek, unutulacak diye.

Şimdi de dondurmaktan korkuyorum, zamanın sıcaklığı kaybolacak diye.

Sıcaklıklarını, Mardin’i ve Diyarbakır’ı benimle paylaşan iki özel kadın, iyki varsınız..

21 Temmuz 2010

Dedemin evinden dedemin evine, deneme bir ki..

Dedemin evinden dedemin evine, deneme bir ki..

Elimde korukları tutarken böyle diyesim geldi. Geçmişimin kaç parça olduğunu bilebilseydim keşke. Hangileri eksik, hangilerine hiç dokunulmamış, düşünülmemiş, masal gibi anlatılmamış.. Bu olmamış üzümleri nereye koyacağım, yapbozun hangi parçası?

Bölük Mahallesi. Kafa kağıdında yazan budur, kütük oraya kayıtlıdır işte. Buyur bakalım Stasia hanım, bir eksik parça daha. Neye benzediğini, sokağını, taşını, en önemlisi toprağını bilmediğin bir mahallenin ismini üzerinde taşıyorsun. Ağır geldi. En yakın zamanda kuzenimden beni oraya götürmesini istedim.

İşte şimdi sokaktayım. Labirent gibi bir yermiş burası, kafam karıştı. Bir yanda gücü kuvveti artık kalmamış, “Sen beni gençliğimde görecektin..” diyen evler, bir yanda bisiklet süren yanık benizli, bisikletli çocuklar. Bazen üç kişi yanyana zor yürüyecek kadar daralmış sokaklar. Sokak ev gibi o dar sokaklarla, sanki holden başka bir odaya geçeceksin..

Toprağın canını acıttım bilirim, yabancı yabancı baktım öylesine, vizörden de baksam değişen bir şey yoktu. Bunaldım. Büşra’yla Ege’den konuşmaya başladık Güneydoğu’da.. Beyaz badanalı, mavi kapılı ne güzel evler varmış oralarda. Köşeyi döndük, tesadüfler tanrısı, şükürler olsun, beyaz badanalı, mavi kapılı bir ev.
Güneydoğu’daydık..

-Dedemin eviymiş burası
-Gerçekten mi?
-Evet, kiracılar var şuan, girelim mi?
-Kabul ederler mi acaba?
-Bakalım..

Kapıyı çalmamız, içeri-avluya-buyur edilmemiz, kendimizi tanıtmamız, niyetimizi anlatmamız, kabul edilmemiz.. Hepsi o kadar doğal oldu ki.. Düştüğümüz rüyaya elimizdeki türk kahvesiyle devam ettik. Muhabbet ettik, soluklandık. Odaları gezdik. Dantel modeli alır gibi, her taşına “bir zamanlar burada..” der gibi baktık.

“Dedenizin malı, koruk keseyim size..” Tepsiyi asmaya uzattım, Ahmet amca da üzümleri tepsiye..
Helalleştik, teşekkür ettik. Koruklar kadar helal edilen bir saksı reyhanı da yanımıza aldık, mavi kapıdan dışarı çıktık.

O zaman, bir parça daha yerleşti geçmişime.. Bölük Mahallesi sokaklarını evim gibi yürüdüm.

hüseyni makamı


Sesleri hatırlamıyor olmak güzel bazen, hele hiç duymamış olmak..


Bizde ölüm salât sesleriyle anlaşılır, pekişir. Yaşlı karşı komşunuzun öldüğünü sabahın saçma bir saatinde duyar da tepki vermeyiz, rahmet dileriz sessizce. O vakit işte mahalle camisinden salât sesi duyulur. Evin damına çıkarız, göz yaşını gizli dökmek isteyen anneler arka bahçeye yol alır. Hüseyni makamda okunan salât sonunu sabırla bekleriz. Sanki imam başka bir isim zikredecek. Olur ya, Y.. teyzemiz o zaman ölmemiş olacak, öyle hayal ederiz. Göz yaşlarımız “Mahallemiz sakinlerinden Y.. vefat etmiştir, cenazesi öğle namazını mütakiben Hunat Camii’nden kalkacaktır, Mevla rahmet eylesin..” anonsuna denk düşer; Y.. teyze ölmüştür.


İçime döktüğüm göz yaşı bu sefer Kilis’te gördüğüm bir cami silüetinin arkasındadır. Babamın ölüm haberinin buradan ulaşmış olmasını öğrenmek kahırdan ağlatır. Acaba ne demiştir imam? Nasıl söylemiştir? “Doğduğu topraklardan uzakta..”, “..cenazesi Kayseri Hunat Camii’nden..”


Şimdi, evimin yarısı Kayseri’ye döndüğümde, iyi ki diyorum, iyi ki, duymadım, bilmedim. Bizde ölümler salât sesleriyle pekişir, iyi ki ben duymadım..

8 Temmuz 2010

niçinsiz varlık/A.H


"Heyecanlanıp dinledim ama ruhum hala bomboştu."

Z.D- Yazgı

23 Haziran 2010

Gerçeğe ve Geleceğe Mektup

Bu mektubu siz Gerçek ve Gelecek'e kusmak için iç sızısı ve rebetiko eşliğinde yazıyorum. Midem bulanıyor evet ama nargileden değil eminim.

Duygularımın demlendiği kıvamdayım şimdi biliyorum. Ne olur "Ne kadar da duygusalsın.." gibi cümlelerle konuşmalarınıza başlamayın. Bu sefer içten ağlarım bunu da biliyorum.

Ama siz ne kadar da..!

Siz, bir gencin idealleriyle çıktığı yolda ona norm-al(normlara uygun) duruş sergilemesini söyleyenler değil misiniz? Ya iki sevdiceğin birlikte yaşama kararında ritüeller belirleyen? Tekdüzeleştiren, baharı sessiz yaşatan, gri yolda yürüten, savaş çıkartan, öldüren, yok eden.. Yook ama siz insan yok olsun istemezsiniz çünkü insanla beslendiğinizi(!) gayet iyi bilirsiniz.

Sizden ricam, Düş'üme kara düşürmeyin, üşüşmeyin. Yoksa,
Yoksa yaşamamın anlamı olmaz, yaşayamam, yaşamam.

--
Stasia

Sevgiliye Mektup

Hatırla sevgilim, mevsimleri bile yeniden şekillendireceğiz dedik biz. Bizim en gerçeğimiz bile düşlerimiz olmalı.

Aşkla,

--
Stasia

21 Haziran 2010

-slm

-Selamün Aleyküm!
-Peace be upon you!

Kelimeleri anlamlarıyla seviyorum,
Bir de uğruna (kelimeleri) kullandığım insanları..
As-Salamu Alaykum!

Asfur



Sınır'da
bir Asfur
nasıl
yaşar?


Gözünden yaşlar akmaz mı hiç?

17 Haziran 2010

Katpatuka


Şuradan başlayalım,
Burası, Güzel atlar diyarı'dır, Katpatuka'dır. Yuvarlanmış Kapadokya olmuştur.
Toprağı, aldığı şekli, kokusunu burada görür bilirsiniz. Kızılca ırmağıyla götürdüklerini de..
Burası, "Neyleyim denizi, ırmak istiyom" diyen İç Anadolu insanının diyarıdır.


Toprakları insanlar acıtır; biri savaşla diğeri de o toprakların yaşadıklarını görmeden gelip gitmek, o şehri satın almaya çalışmak belki de, eşyalarıyla. Delicesine harcanan paralarla. Tüketip kirletip kaçarcasına kaçmak.
Yapmadım ben.
Kaldığım süre boyunca da pek tanıdığım söylenemez. Ama toprağına dokundum. Ona gizlice daha fazla tanımak istediğimi söyledim. Çünkü insan anladığını-anlayabildiğini sever.
Ben bu topraklara geri gelme sözü verdim. En çok da bu çardaklı yuvarlakça eve..