31 Aralık 2009

Kali Xronia!


by ferhat özgür

başlanan her inşaat bitsin.
barış olsun,
bendir olsun,
fotoğraf olsun,
kırmızı olsun,
kahverengi olsun,
adaçayı olsun,
tütsü olsun,
Ayder olsun,
yolculuk olsun,
Semâ olsun,
sarılma olsun,
eşitlik olsun,
gün doğumu olsun, gün batımı olsun,
-yakın olsun,
Aşk olsun,
Hakikat olsun,
paylaşma olsun.

başlanan her inşaat yıkılıversin,
savaş olmasın,
silah olmasın,
yoksulluk olmasın,
hoşgörüsüzlük olmasın,
ayrılık olmasın,
ayrımcılık olmasın,
katletme olmasın,
karalama olmasın,
saygısızlık olmasın,
kirlilik olmasın,
küfür olmasın,
-uzak olmasın.
evet uzak olmasın!


20 Aralık 2009

Renkler "ebr" idi zaten göklerde, kaplara düşmeden önce. Aşk çıkardı kutularından, yüzdürdü sularda



"ab" idi önceleri, tanışadek renklerle.

sonra aldı onları sinesine, karıştırmadı hiç,
yüzdürdü onları.
kaplarından ayrılan "reng"ler özgür oldular, olmadıkları kadar.

öyle ki "ab-ı ru" dediler o zaman suyun yüzündeki bu "ebr"lara, bulutlara.
"ebr" olmuşlardı çünkü renkler, gökte de hür olarak.


19 Aralık 2009

cedric


o artık 9 yaşında.
...
olsam şimdi o eşşeksıpası'nın odasında, fırfırlı yorganının altına kıvrılıversem, anlatsa bana bugün ne olduğunu.
Nikolas'a züppe dediğini, Chan'e nasıl doğu incim diye seslendiğini..
"9 yaşındaysanız hayat gerçekten güzel" dese;
ben onu 2 ile çarpıp 2 eklesem:
20 yaşındaysanız hayat gerçekten ama gerçekten güzel, desem.
ancak 20 yaşındaysanız hayat gerçekten gerçek, hayaller pek bir ütopik.

10 Aralık 2009

tchiki

istanbul oldu mu sana transylvania!
haydi bakalım..

8 Aralık 2009

ben büyüyünce..





..ne olacağımı bilmiyorum,
ne olacağımızı..
ne olacaklarını.

29 Kasım 2009

daim yusuf orti


aldı götürdü beni Ayder'e yeniden.. Kavron'a..
Birgül, Hatice ve Nezahat teyzeye..
var mıydı acaba onların da oğulları?
onlar da fikirleriyle hapsedilmişler miydi?
ölüme yakın vakit doğdukları yere gitme ihtiyacı hissetmişler miydi peki?
ciğerlerine inat tulumlarını alıp onarmışlar mıydı?
son nefeslerini tuluma üflemişler
miydi?

daim orti ağıtlarıyla defnedilmişler miydi?!

aldı götürdü beni.. bıraksa keşke orada, gelmesem buralara..


25 Kasım 2009

on strike

grev!
yaptılar.. destekledim.

ve grev!
yaptım..

müzemin tek personeli olan ben de grevdeydim, açmadım kapıları bugün. geçmişimin mumyalanıp sergilendiği raflara bakmadım hiç,
ziyaretçi almadım içeri, onları göstermedim.
paylaşmadım.
bakmasınlar, gelmesinler..

hakkımı aradım. mutlu olmak istedim, onurlu yaşamımı istedim.
insanlar bunu bilsinler istedim.

grev!
sevdim..
ve devam edecek daha..
kapalı kalsın.


15 Kasım 2009

basübadelmevt


stasia olmaktır.
-zahir'de? batın'da?
şimdi neredeysem orada.
olmaktır.
Basübadelmevt,

13 Kasım 2009

UYku-rUYa


uyku tutmaz ya, Matruşka'ları say..

3 Kasım 2009

son

son'ra yersizsin, yurtsuzsun ve bağımlısın diye öfkelendi, söylerken ateş püskürdü ona doğru.
son'a doğru.

30 Ekim 2009

son

ahşap bir çerçeve-
kalın bir kitap-
bir köpek-
ben-
-üzerindeyken tam
-la
-e
-bir kere vurdum, öldü, ikinci kez vurdum, gömüldü.

üzülmedim-
-rüyamda.

29 Ekim 2009

bisikletle..



bir Kız bisikletiyle Baba'sını bekler, boşuna,
13 yıldır..

25 Ekim 2009

ben'dirim



gelme diyorum, yanarız ikimiz de..

o diyor ki sen'im,
ben diyorum ki ben'dirim..

sonrası malum.
..



24 Ekim 2009

ordan bi craft,bi grafon!


'yeni' bir sayfa açmakla başlar çoğuna 'yeni' hayat..
tertemizdir-her şey baştan yazılır, çizilir..
..öyle zannedilir!

şimdi bir yol hayal edin..
yürüyorsunuz..
-karıştırmayın canım nerden geldiğinizi,
hem nereye gittiğinizi de bilmiyorsunuz ki..
derken ederken o yolun size 'iyi' gelmediğini farkettiniz.
şimdi,
ne yaparsınız?
-'yeni' bir çift ayakkabı giyip yola devam etmek mi?
-böylece yeni adımlar attığınızı düşünüyorsunuz ha!
..öyle zannedin!

'yeni' papuçlar giysen bile
hala aynı yoldasın!
'yeni' sayfa açsan bile
hala aynı defterin içindesin!

bak ben ne yaptım:
-kendime yeni bir defter yaptım.

koş! kendine yeni bir yol bul..

21 Ekim 2009

ordan bi craft,bi grafon!




aydınlatmakla başladım odamı,
daha doğrusu
..loşlaştırdım,
..dinginleştirdim,
gereksiz, görmek istemediğim şey'leri görüş alanımın dışında bıraktım..

hani yeni bir sayfa açmak denir ya..
..ben
bildiğin
yeni
bir
defter
yapıyorum,
iyi mi!
:)

13 Ekim 2009

Ben 13 senedir 7 yaşındayım..



her yaş bir öncekini içinde saklar sıkı sıkı, ağaçların yaş halkaları gibi.
20 yaşında olmak, 19 yaşında, 18 yaşında, 17 yaşında, 16, 15, 14, 13, 12, 11, 10, 9, 8,
7,
6,
5,
4,
3,
2,
1 yaşında olmak demektir aslında.
ağaç bir darbe aldığında bedenine, hayatına, kopar o halkaların devamlılığı.
kopan o halkalar da özler durur diğer yanlarını.
büyür büyür,
çok
şey
gelir
geçer
o halkaların içinden ama illa da o bütün halkalar..

ömrü 7 halkanın içinde yaşamak.. semâ eder gibi, döne döne..
döndükçe her sene bir halka daha geçirmek üstüme.
büyümek,
yorulmak,
yaş'lanmak.. ama illa da o bütün 7 halkalar..

Baba!
13 sene olmuş
ve ben 13 senedir 7 yaşındayım..

10 Ekim 2009

insan neyle yaşar?

insan insanla yaşar demiştim bi vakit,
İnsan'ın bana yaptıklarından sonra, benim insanlardan kaçışımdan sonra,
insansız kaldığım o vakit..

insan insanla yaşar da,
insanın insanlardan uzak kalmak istediği vakit;
hani işte vakit o vakit:
insan neyle yaşar?

insan Klezmer'le yaşar!

Klezmer olmalı insanda, kıyısında köşesinde, amanbilemedim biyerinde işte!
eğlenmek olmalı Jazz yaparken, hüzün sevinçli olmalı mesela..
göç ettiğini unutmalı, yersizliğini..
Klarnet olmalı yanıbaşında, Keman olmalı.. Tef'ine vurmalı arada..

insan en iyisi Klezmer'le yaşasın.

8 Ekim 2009

olur o, geçer sonra..


hastalık mesela..
ya da evden dışarı adım atma korkusu, sıkıntısı.
Agora'nın Ev'de olacağını düşünmek.
bilmiyorum işte ya, sıkılmak..

6 Ekim 2009

olur o, geçer sonra..


uzun
süredir,
gereksiz
bir
coşku
geliyor
gidiyor..
ama yorgunum,
cümlelerimin sonuna ünlem koyamayacak kadar..

26 Ağustos 2009

Yağmur Ağ'a damla gelir!

yer: Ayder-Kavrun dolmuş duraklarının karşısındaki köprü, köprü parmaklıklarının minicik arası
arkasında yol, sonsuz..

yola çıkmaya hazırlanırken, en az bu örümcek ağı kadar güçlü olmayı istiyorum,

yağmura karşı dik durmayı,

parçalanmamayı..


neden canlandım biliverdim şimdi:

-buraya kuru dalı bile diksen yeşerir, ağaç olur!




kuşdili


yürüyüş.. ta 3 sene önce Ayder'den ayrıldığım noktaya doğru, belki yeniden görürüm diye, olmadı.
yok yok yürüdüm, onu göremedim sadece. hala bıraktığım yerde duracağını düşünmekle kendime ziyan verdim zaten,
yol ziyan verdi mi?
-hayır! üstelik bana bunları verdi:



B.... ve H.... teyze :) yürüyordum, az dinlenebilir miyim yanınızda deyip 1 saatlik hatırı kalır bir sohbet ikramı ile karşılaştım. üstüne tatlı niyetine çorap örme öğrenme seansı :) ı-ıh, olmadı :P ben atkı ve kazak örmeye devam edeyim en iyisi..

soluklandım, pek soluk aldım, yukarı devam. Ayder'in sayılı güneşli günlerinin sayılı saatlerinden biri :) açıldım, saçıldım, ip askılı bir üst, yarı uçuş uçuş bir pantolon, bodrum sandaletleri.. :P sanki rotayı fena halde şaşırmış bir Olympos yolcusuyum:
-(beni turist sandığından kelli) heey cüzel memleketum, cüneşuni açaysun, açtıraysun.. ne cüzel bir cün ki ha boyle insanlar condereysun!
(monolog sahibini 1-2 metre geçtikten sonra diyalogu başlatırım)
+ben türkçe biliyorum :):)
-olsin da! cüzele cüzelsin demali :)
+peki madem. teşekkür ederim :):)

az daha gittim uz daha gittim, yamacın kenarında çok hoş bir kamp alanı gördüm. sanırım seneye pansiyonlara para dökmeme gerek kalmayacak.



dönüş yolunda gelin tülüne bir kez daha uğradım, çıkışında görmediğim N....... teyzeyle karşılaştım: O da çorap örüyordu-sanırım bu bir işaret :p
hoş beş nerden geldin nereye gidiyorsun muhabbetinden sonra:
-tek mu celdun buraya?
+evet teyzecim tek başıma
-dee! yok midur senin arkadaşun?
+olmaz olur mu var, ama yalnız gelmek istedim :)
-özel arkadaşun da mi yoktur?
(sevgiliyi soruyor heralde diye anlama sevinci-hafif yavşak bir ifadeyle)
+yok teyzecim, öyle tek başıma geldim işte, canım istedi
-buralar özel arkadşunla cezilecek yerlerdur, dertlenmişun sen, yalnız kalacağum diye tutturiysun
+...
-...
sayamadığım, sayıp da yazmak istemediğim uzunca bir devamı var yukarısının.. belki de N...... teyzenin tek başına gelin tülü şelalesinin önünde çorap örüyor olmasıyla benim Ayder'de yine orada yalnız olmam..
eh, kuvvetin de sabrın da (b)ulaşsa bana keşke!!




laz böreği, ardı arkası bitmeyen çaylar,

muhlama-yine

kara yemiş,

türk kahvesi, mesnevi, şömine başı,

bir de yarım kalan çay.



nasıl gideceksem ben?

nasıl gelebilirim ki yine ben? ya da yaşarım?

isterim!

24 Ağustos 2009

Ayder

tek kişilik hayaller kuruyorum:
çünkü gerçekleşiyorlar!


yeşil, toprak, ahşap, serin, yaz mevsiminde havada kömür kokusu,
muhlama, mısır ekmeği,
rota, yürüyüş,
fotoğraf,
ıslık,
horon öğrenmece-yapmaya az kalmaca,
köpek(sanırım korkularıma meydan okuyorum),
4x4 Isuzu

...

..

.

22 Ağustos 2009

samsun



















yatmak üzereyken 5.42 itibariyle uykum kaçıyor, uyanıyorum..
içimden hs..ktiri hayatımda hiç hayır diyemeyişime ve nefret besleyemediğime çekmek istiyorum:
onu da yapamıyorum!
bi bok olmuyor..
sonra hayatımdaki değeri ölçüp tarttığında ko gitsin diyorum
sınırlara karşıyken çiz gitsin sınırları!
ben de rahat rahat uyuyayım..
hem daha 2 saatim var,
hayde.

17 Ağustos 2009

Bendir

-özgürlüğümü de alıp, def-olup gidiyorum; "def" olup!
diyeceğim zaman var elbet.
ama şimdilik: Ben'dir olmak huzurlu.
ben Bendir'im, Bendir ben,
baksana kalp atışlarımız bir.
Bendir iç çekişini-nefesini durdurduğunda ben de duracağım, işte o zaman fulya 'stasia' olacak.
sonra belki adı fulya olmayacak, sonra zaten evvelden olduğu gibi başka bir hayatta olacak..
bedeni mi? desti oldu bile!

12 Temmuz 2009

Toprak Meyhanesi


İçimde kestiremediğim özlem var; birşeylere; bir yer, bir gök; toprak.. Gitmeyi, yolu hayal ettiğimde heyecanlandığım..

BEN’i çeken kahverengi, yedi mavi mi?
Ya aşk? BEN’i bulduğumda orada zaten olacak olan aşk.. BEN’de birşeyler öz-ler birşeyleri, BEN’i, öyleyse Aşk’ı..
Ya toprak? Desti-Destici? İç geçirerek baktığım toprakta ne var?


Ayağın güç vererek basma sakın, yerden ayır,
İnce bir sevgilinin gül yüzüdür, belki acır.
Şu saraylar yaratan tuğlayı süz, dikkatle:
Belki bir vezir parmağı yahut da hükümdar başıdır.


Kaç tane BEN var, toprakta kaç zerrem var? Kaç kere BEN oldum, BEN kim oldum?
Öz-lemlerime bakılırsa..


O içki destisinin senin için yok ki zararı,
Bitince tazele baştan, hadi, boş durmamalı.
Ben önce davranmazsam bilirim desticiler,
Karıp da desti yaparlar, çürüyen toprağımı.


Madem Aşk hanemde değil, öyleyse ben de meyhane açarım, aşıkları seyrederim, fena mı?..

10 Temmuz 2009

Rakı'nın dedikleri




Geçen gün tanıştık. Buyur ettim masaya, tereddütsüz aldı yerini, bir eli bir bardakta, diğeri diğer bardakta..

İkimizde sustuk önceleri. Sanki ikimiz de dejavuların peşinden koşarak ulaşma hevesindeydik bir yere, bir zamana.. Sanırım o da inanıyordu yeniden doğuşa..


..
1922- Güzel Smyrna!

Yanıp kavrulmadan iki gün önce.. Roza var o zamanlar, gencecik bir kadın, sesi bedeninden ince, güzelliğinden daha yakıcı.. Uşak taksim eder, ne güzel eder. Sesi ta Lemonadika’ya kadar gider, sanki haber verir önceden: “Müsaitseniz size geleceğiz”


Sıra sıra dizilmiş ampul ışıkları altında bir masada oturuyorum, tahta sandalyemin bir ayağı kısa olsa gerek, ki sanki kasıtlı, bilerek, Roza’yı ve Smyrna’yı dinlerken eşlik edeyim, bir sağa bir sola sallanayım diye yapıyor.


O var masamda. Başka kimse yok, başbaşayız. Bir eli sırayla elime sonra dudaklarıma dokunuyor; sonra diğer eliyle elime ardından dudaklarıma dokunuyor. Dertli belli, içi acımış, beklemekten, özlemekten. Değdiği yerlerde acı bir iz bırakıyor, sonraları dokundukça sarhoş ediyor aşkıyla, acısı tatlı oluyor, ne kendisine ne bana zarar veriyor artık. Ateş ve buz gibi sanki.. ateş sıcaktan bunaldığında, buz soğuktan donduğunda, buluştuklarında, buz sıcağa kavuştuğunda, ateş soğuk ile serinlediğinde, zâhirde ne ateş ne buz kaldığında ama aslında ateşin de buzun da bâtıni olduğunda..


Dokundukça kayboldu, dokundukça kayboldum. Ne o ne de ben kabımızda kaldık, özgürdük artık, şekil veren, sınır çizen örtülerimiz yoktu, biz vardık. Roza “Amman amanaan!” diye iç çektiğinde zaman kalmadı, zaman yok oldu, biz vardık ama z-aman-sızdık.. Sonsuzduk, heryerdeydik..
..
Şimdi burdayız dedi, ikimizde irkildik gittiğimiz yerden. İnanası gelmedi bedenimin, bedeninin. Ben ona camın nasıl eriyip yeniden cam olduğunu anlattım, o da etimin nasıl çürüyüp toprak, toprağın et olduğunu..
Kaplarımız ikna olmuştu: bu bir sevgiliydi, ona dokunan sevgili eliydi..
Dedi ki çok susamışım, Ruhu değdikçe ruhuma, perdeler çıkmış aradan, ışık gelmiş, tat gelmiş, İçtikçe tozlar kalkmış, başımdan aşağı dökülen pırıltı olmuş yağmur gibi.
Dedi ki öz-lem’im bunca zaman, iç çekerek bakışım Rakı’ya bundanmış, ah bu gönül arzu edermiş..
Dedi ki meyhane bâtıni evimiz olsun.. İçinde aşk olsun, sarhoş olup olup, sonsuz, heryerde olalım, z-aman-sız olalım, olduğumuz gibi.
Haydi diyebildim sadece, kendimden geçmiştim çünkü..


10 temmuz-01.52
zâhir-Kayseri
batın-Lemonadika

9 Haziran 2009

şimdi!


yazmak kadar huzurlu susmak..

evcil olmak kadar huzurlu gitmek..

sıra susup gitmekte;

rüyamda gördüğüm gibi uçmakta,

ayak uçlarımdaki ılıklığı hissetmekte,

ara ara durmakta, inmekte yere:

kucaklamakta sıra taş duvarları, sokakları, sımsıkı,

aramakta Marika'yı, Thomas'ın yerini;

sonra tekrar havalanmakta,

yaylaya, tepeye, daha tepeye..

sessiz hüzün sevincinde!

2 Haziran 2009

Zâhir-Bâtın

hangisi Zâhir? hangisi Bâtın?
hangisine aklın, hangisine gönlün eriyor?
bilmediklerim var, bunun yanında bilemediklerim de,
bildirilmediklerim de.
bilmek gerek mi bilmem.
Zâhirlerim bile çoktan Bâtın;
duyduklarımla hissettiklerim birbirini tutmaz oldu.
bilen ve algılayan!
şu sıralar soru sormaktan çok cevap bulmaya ihtiyacım var
zira Zâhirim soru işaretleri ile dolu.
bilen ve algılayan!
yardım eder misin?

31 Mayıs 2009

makalat

bu yolu nasıl gitmeli?

bu kadar…. perde ve örtü, insanoğlunun çevresini sarmış!

arş, onun kılıfı

kürsü, onun kılıfı

yedi gök, onun kılıfı

gövdesi, onun kılıfı

hayvani ruh, kılıfı

kılıf kılıf içinde

örtü örtü üzerine

marifetin olduğu yere kadar…

kılıf var, başka hiçbir şey yok!

30 Mayıs 2009

YOLdaş, YOLcu!



aynı basamakları çıkıyorsa Yoldaş'tır,

değilse Yolcu'dur.

Yoldaş mı Yolcu mu bilmeye ne gerek,

ya katların birinde karşına çıkar, Yoldaşlık eder;

ya çoktan çıkmıştır, varınca yine yoldaşın..

hiç görmedinse onu ne farkeder,

merdiven çıkmak isteyenin, aşk yaşamak isteyenin.

Yolcu'yu yolundan çevirmek ne demek!

29 Mayıs 2009

Ahh iki gözüm, Marika'm!

nerdesin şimdi?
O'ndan sonra nereye gittin?
sürgünden sonra diyorum..
hayır hayır aşktan sonra diyorum..
yavrum Marika'm anlatamıyorum, daha sonra..

olsa olsa Thomas'ın yerindedir diye uğradım, yoktun.
tefin sandalyenin üstünde boynunu bükmüş duruyordu.
seni sordum, bilemedi.
iki gözüm Marika'm, neredesin?
başka bir sürgün mü bu yoksa,
yine git mi dediler sana! ah..
dayanır mı yüreğin başka Αιγαίο Πέλαγος geçmeye gitmeye..
sahi başka var mı Ege'den..
üstünden geçip gittiğinde, varınca başka topraklara,
görüp baktığın: geçmişin sular altında!
ah koca, mavi Ege!
çek sularını!
Marika'm derindedir, boğuluyordur orada..
yok deme, yerinde yoksa nerededir?
sen söyle bari!

ne tefi, ne Ege..
yanık sesine eşlik eden buzuki de bilemedi!

--

hey! durun..
siz Marika'mı izleyen güvercinler değil misiniz?
Marika'mı kaybettim ben..
ararım ki yerde değil, Thomas'ın yerinde..
dipte değil, Ege'nin dibinde..
uçarsınız siz gökte, gördünüz mü yükseklerde?

--

nerede bu kadın?
nereye gider?
sesi de geliyor oysa, sessiz hüzün sevincinde..
seni bulmam için ne gerek?
kaç kere Marika olmam gerek ha söyle Marika mou!
en sonunda gittiğin yeri bilebilmem için..
unutmamam gerek biliyorum ama..
son kez tamam!
son kez yeniden alıyorum tefimi elime,
Thomas'tayım, sandalyeme oturuyorum.
yavrum buzuki sesleri sesime gelir, ben yanık, o da benden..
söz! bu sefer unutumayacağım nereye gittiğimi.
sefil sefil aramayacağım kendimi.
Marika mou! ben Marika.
şimdi burdayım.
ne burada kalacağım,
ne Ege'de,
ne güvercin diyarında!

aman kahvesine gidiyorum, aşk şarkılarına..


25 Mayıs 2009


nedir?
işaret, ipucu?
ipin ucunu kaçırmadan sormak lazım.

yolu ben mi çizdim
en başından
yusyuvarlak,
döndü bana geldi?
nedir?

başka bir yol mu var?
başka hayat?
hayat var mı hayat?
nedir?

yoksa güç mü geldi ruha?
canlandı, hantal bedenini unuttu!
7 katı koşarak çıkmak ister.
destur!! bre şeytanın yoldaşı
ne gerek koşmaya.
aşkı yaşamak güzel demedin mi sen? uzuunca, bir ömür. hem dünyadaki hiç bir şey bu aşık olunan kadar sadık değil, acaba o da beni sever mi ki demediğinden. o benim diye sahiplenmeyeceğin türden. herkesin aşkı olabilecek kadar kocaman yüreği olan. papatya falına ne gerek,
sen sev,
sen aşık ol yeter.
ol yeter ki.
kapısı bacası, yatağı döşeği, yüreğinin köşesi açık.
ara yeter ki.
şefkat merhamet dolu.
sen iste yeter ki.

ey aşık olacağım!
nedirleri bana göster, bileyim.
beni kabul et geleyim
böyle günahımla kirimle.
pisimle pasağımla
unuttuğum kalbimle.

ah bedenim!
vaktin geçene kadar ruhuna eşlik et.
ne çok sevmişim seni. seninle sınırlı kalmışım.
rüyamda bırakırdın ya beni
sevgiliye sana aşık değilim demek zor
ama
rüyamdaki kadar özgür olmak isterim artık
ah etme sen de ne olur
ben etmedim.
aramak istiyorum
hissetmek istiyorum.
vakti gelince geç git
n'olur!


8 Şubat 2009

huzur ola


"ne şekilde olursa olsun ölüm onursuz bir hayat yaşamaktan daha güzel"

öyle mi?

bir taraftan öyle tabi.

onuru olmayan bir hayat,

onurunu yitirmiş insanlar..

onursuz bir dişlinin içine sıkışıp kalmış bizler.

öyle ya, böyle yaşamak tuhaf. ve ölüm. 'huzurlu'

ama neden ki? o dişli yerinden oynasa, döngü ve insanlar onurunu yeniden bulsa,

yahu yaşam olsa içinde, can olsa!

sen olsan, ben olsam, biz olsak da yine de sen olsan ben olsam.

hayat olsa..

bilmediğimiz ve yaşamadan teslimiyetle güvendiğimiz ölümün huzuru olsa..



huzur ola!

iki reklam arası..






"keşke duygularımızı görebilseydik.." laf güruhu alır götürür:
sevmek güzel. bıdı bıdı, hede hödö derken;
sevilsem güzel olur, ama sevmek güzel diye döndüm o gittiğim yerden
duyarken tekrar "keşke duygularımızı görebilseydik.."




17 Ocak 2009

Umuntu ngumuntu ngabantu




böyle miydi bu?

insanın varoluşu diğer insanların varlığındandır.

oysa Biri çoktan yok olmuştu diğer insanların varlığıyla,

unutmuştu var olduğunu.



21 Eylül 2008

hepimiz pygmalion'ız


Kyproslu bir heykelci olan Pygmalion, kadınlardan nefret ederdi. And içmişti; ömrü boyunca evlenmeyecekti. Sanatı yetiyordu kendisine. Günlerden birinde, bir kadın heykeli yapmaya karar verdi. Artık bilinçaltının itmesiyle mi verdi bu kararı, yoksa insanlara kusursuz bir kadının nasıl olması gerektiğini mi göstermek istedi, orası bilinmiyor. Uğraştı, didindi, o zamana kadar yapılmış en güzel kadın heykelini yaptı. Yaptığıyla yetinmedi, kerelerce düzeltti heykelini, usta parmaklarıyla yeniden biçimlendirdi. Sonunda da o fildişi parçasına tutuluverdi. Hani insan da o heykeli ilk görüşte canlı bir kadın sanırdı: Hem öyle bir kadın ki, güzellikte eşi benzeri yok… Bir süre, çocuklar oyuncaklarıyla nasıl oynarsa, Pygmalion da heykeliyle öyle oynadı. Ona çeşit çeşit elbiseler giydirdi, küçük kuşlar, pırıl pırıl çiçekler armağan etti. Gece olunca yatağına yatırdı onu, öptü kokladı. Düşlerinde hep onun canlandığını gördü. Ama sonunda cansız bir şeyi sevdiğini, o acı gerçeği anlayıverdi. Aşk tanrıçası bütün bunları görüyor, bu yepyeni aşk çeşidiyle yakından ilgileniyordu. Mutsuz delikanlıya yardım etmeye karar verdi. Venüs bayramı gelmişti. Halk, Aşk tanrıçası için kurbanlar kesiyor, her yerde şenlikler yapılıyor, şölenler veriliyor, sevgililer Venüs’e yakarıyorlardı. Pygmalion da Aşk tanrıçasının tapınağına giderek yakardı ona; karşısına, yaptığı heykele benzeyen bir kız çıkarmasını diledi. Sonra evine dönüp fildişi sevgilisinin karşısına geçti. Uzun uzun baktı heykele, eğilip o cansız dudaklarından öptü. Ansızın irkilerek geri çekildi Pygmalion. Öptüğü dudaklar her zamanki gibi soğuk değildi, ılıktı. Bir daha öptü; o ılık dudakların gittikçe ısındığını, yumuşadığını duydu. Büyük bir sevinçle sarıldı heykele; Venüs, bu büyük aşkı karşılıksız bırakmamış, sevgilisini canlandırmıştı..

kap'ı





"bizim kültürümüzde kapı 'açmak' için değil, 'kapatmak' içindir; öyle olmasa 'kapı'değil, 'açı' da diyebilirdik."