8 Şubat 2009

huzur ola


"ne şekilde olursa olsun ölüm onursuz bir hayat yaşamaktan daha güzel"

öyle mi?

bir taraftan öyle tabi.

onuru olmayan bir hayat,

onurunu yitirmiş insanlar..

onursuz bir dişlinin içine sıkışıp kalmış bizler.

öyle ya, böyle yaşamak tuhaf. ve ölüm. 'huzurlu'

ama neden ki? o dişli yerinden oynasa, döngü ve insanlar onurunu yeniden bulsa,

yahu yaşam olsa içinde, can olsa!

sen olsan, ben olsam, biz olsak da yine de sen olsan ben olsam.

hayat olsa..

bilmediğimiz ve yaşamadan teslimiyetle güvendiğimiz ölümün huzuru olsa..



huzur ola!

iki reklam arası..






"keşke duygularımızı görebilseydik.." laf güruhu alır götürür:
sevmek güzel. bıdı bıdı, hede hödö derken;
sevilsem güzel olur, ama sevmek güzel diye döndüm o gittiğim yerden
duyarken tekrar "keşke duygularımızı görebilseydik.."




17 Ocak 2009

Umuntu ngumuntu ngabantu




böyle miydi bu?

insanın varoluşu diğer insanların varlığındandır.

oysa Biri çoktan yok olmuştu diğer insanların varlığıyla,

unutmuştu var olduğunu.



21 Eylül 2008

hepimiz pygmalion'ız


Kyproslu bir heykelci olan Pygmalion, kadınlardan nefret ederdi. And içmişti; ömrü boyunca evlenmeyecekti. Sanatı yetiyordu kendisine. Günlerden birinde, bir kadın heykeli yapmaya karar verdi. Artık bilinçaltının itmesiyle mi verdi bu kararı, yoksa insanlara kusursuz bir kadının nasıl olması gerektiğini mi göstermek istedi, orası bilinmiyor. Uğraştı, didindi, o zamana kadar yapılmış en güzel kadın heykelini yaptı. Yaptığıyla yetinmedi, kerelerce düzeltti heykelini, usta parmaklarıyla yeniden biçimlendirdi. Sonunda da o fildişi parçasına tutuluverdi. Hani insan da o heykeli ilk görüşte canlı bir kadın sanırdı: Hem öyle bir kadın ki, güzellikte eşi benzeri yok… Bir süre, çocuklar oyuncaklarıyla nasıl oynarsa, Pygmalion da heykeliyle öyle oynadı. Ona çeşit çeşit elbiseler giydirdi, küçük kuşlar, pırıl pırıl çiçekler armağan etti. Gece olunca yatağına yatırdı onu, öptü kokladı. Düşlerinde hep onun canlandığını gördü. Ama sonunda cansız bir şeyi sevdiğini, o acı gerçeği anlayıverdi. Aşk tanrıçası bütün bunları görüyor, bu yepyeni aşk çeşidiyle yakından ilgileniyordu. Mutsuz delikanlıya yardım etmeye karar verdi. Venüs bayramı gelmişti. Halk, Aşk tanrıçası için kurbanlar kesiyor, her yerde şenlikler yapılıyor, şölenler veriliyor, sevgililer Venüs’e yakarıyorlardı. Pygmalion da Aşk tanrıçasının tapınağına giderek yakardı ona; karşısına, yaptığı heykele benzeyen bir kız çıkarmasını diledi. Sonra evine dönüp fildişi sevgilisinin karşısına geçti. Uzun uzun baktı heykele, eğilip o cansız dudaklarından öptü. Ansızın irkilerek geri çekildi Pygmalion. Öptüğü dudaklar her zamanki gibi soğuk değildi, ılıktı. Bir daha öptü; o ılık dudakların gittikçe ısındığını, yumuşadığını duydu. Büyük bir sevinçle sarıldı heykele; Venüs, bu büyük aşkı karşılıksız bırakmamış, sevgilisini canlandırmıştı..

kap'ı





"bizim kültürümüzde kapı 'açmak' için değil, 'kapatmak' içindir; öyle olmasa 'kapı'değil, 'açı' da diyebilirdik."